Zamanaşımına uğrayan bonoda faiz başlangıcı hangi tarih olmalı?

Bono zamanaşımına uğradıysa icra takibine konulurken, takip tarihinden itibaren faiz işletmek, takip önce faiz işletmemek gerekir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında tartışıldığı üzere takip öncesi faiz işletilmesi borca itiraz sebebi olacaktır.

YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME HUKUK GENEL KURULU 25.12.2019 T. E: 1, K: 8

Hâl böyle olunca, zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfını kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihinin; temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada temerrüde esas alınamayacağına karar verilmesi gerekmiştir.

I-GİRİŞ

A-İçtihatları Birleştirme Başvurusu

Av. A. K. 26.02.2018 havale tarihli dilekçesi ile imzası inkâr edilmeyen ancak zamanaşımına uğrayan bononun takibe konulması hâlinde faizin bonodaki vade tarihinden itibaren mi yoksa takip tarihinden itibaren mi işlemesi gerektiği, borçluya ayrıca temerrüt ihtarı gerekip gerekmediği konusunda Yargıtay 11. Hukuk Dairesi ile Yargıtay 13. 15. ve 19. Hukuk Daireleri kararları arasında görüş aykırılığı bulunduğunu belirterek içtihatların birleştirilmesine karar verilmesini talep etmiştir.

B- İçtihatları Birleştirmenin Konusu

Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 12.11.2019 tarihli ve 354 sayılı kararı ile; İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu dosyasının konusu her ne kadar “Temel ilişkiye dayalı alacak istemleri ile ilgili olarak düzenlenen ve zamanaşımına uğramış kambiyo senedine dayanarak açılan dava veya girişilen icra takiplerinde temerrüt tarihi olarak zamanaşımına uğrayan senette belirtilen vade tarihinin mi, yoksa genel hükümlere göre belirlenen temerrüt tarihinin mi esas alınacağı“ olarak belirlenmiş olsa da; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.11.2019 tarihli ve 35613334-2019/978 sayılı yazısı ile konunun “Zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfını kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihinin; temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada temerrüde esas alınıp alınamayacağı” olarak değiştirilmesinin ihtiyacı daha iyi karşılayacağı hususu belirtilmiş olduğundan İçtihadı Birleştirme konusunun bu şekilde değiştirilmesine karar verilmiştir.

C- Görüş Aykırılığının Giderilmesi İstemine Konu Kararlar

-11. Hukuk Dairesi Kararları;

11.03.2014 tarihli ve 2013/15388 E. 2014/4656 K.

25.01.2017 tarihli ve 2015/12354 E. 2017/479 K.

20.11.2017 tarihli ve 2016/3549 E. 2017/6304 K.

05.02.2018 tarihli ve 2017/1042 E, 2018/743 K.

-13. Hukuk Dairesi Kararları;

22.10.2012 tarihli ve 2012/6569 E, 2012/24172 K.

06.10.2011 tarihli ve 2011/4803 E, 2011/14078 K.

11.03.2015 tarihli ve 2014/20748 E, 2015/7741 K.

28.01.2016 tarihli ve 2015/35312 E, 2016/2175 K,

-15. Hukuk Dairesi Kararları;

13.10.2014 tarihli ve 2014/3647 E. 2014/5673 K.

15.04.2013 tarihli ve 2014/3647 E, 2013/2554 K.

20.09.2017 tarihli ve 2017/1298 E, 2017/3060 K.

-19. Hukuk Dairesi Kararları;

15.12.2016 tarihli ve 2016/9611 E, 2016/15851 K.

08.02.2012 tarihli ve 2011/7717 E, 2012/1754 K.

03.05.2011 tarihli ve 2010/11714 E, 2011/6067 K.

19.03.2019 tarihli ve 2017/2929 E, 2019/1803 K.

24.01.2019 tarihli ve 2017/3884 E, 2019/471 K.

25.09.2018 tarihli ve 2017/1839 E, 2018/4444 K.

D- Dairelerin Görüş Özetleri

İçtihatların birleştirilmesi talebinin ön değerlendirmesi safhasında kararları arasında içtihat aykırılığı bulunan Özel Dairelerin görüşlerine başvurulmuştur.

1. Zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfını kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihinin; temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada temerrüde esas alınacağına dair 11. Hukuk Dairesinin görüşü;

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi görüş yazısında; zamanaşımına uğramış olan bonodaki imzanın borçluya aidiyetinin ikrar edilmesi veya ispat edilmesi hâlinde bu senedin (yazılı) delil başlangıcı sayılacağı ve davacının esas akdi ilişki konusundaki diğer delillerinin toplanıp tanıklarının dinlenebileceği, bononun zamanaşımına uğramasıyla kambiyo senedi niteliğini yitireceği ve hamilin sadece kambiyo hukukuna dayalı hakkını kaybetmiş olacağı, ancak bu belgeye (yazılı) delil başlangıcı olarak dayanmak suretiyle diğer deliller ve tanıkla alacağını ispat imkânının hâlen mevcut olduğu, (yazılı) delil başlangıcı sayılan belgede yazılı alacağın diğer delillerle akdi ilişki kanıtlandığında sabit olacağı, taraflar arasındaki bu belgede belirtilen vade tarihinin ise aksi diğer delillerle belirlenmediği takdirde borçlunun temerrüde düştüğü tarih sayılacağı, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 15. Hukuk Dairesi ve 19. Hukuk Dairesinin aksi yöndeki kararları istikrar kazanmış ise içtihatların Dairelerinin görüşü doğrultusunda birleştirilmesi gerektiği belirtilmiştir.

2. Zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfını kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihinin; temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada temerrüde esas alınamayacağına dair 13. Hukuk Dairesi, 15. Hukuk Dairesi ve 19. Hukuk Dairesinin görüşleri;

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi görüş yazısında: Yargıtay uygulamalarında zamanaşımına uğramış kambiyo senetlerinin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) anlamında kambiyo senedi niteliğini kaybederek 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 202. maddesi anlamında (yazılı) delil başlangıcı niteliği kazandığının istikrarlı olarak benimsendiği, bu nedenle zamanaşımına uğramış senedin senetle ispat durumunun da ortadan kalkacağı ve ispat kuralları genişletilerek her türlü delille ispatlanabileceği, ayrıca (yazılı) delil başlangıcındaki vadenin de tartışmalı hâle geldiği ve bu vadenin tarafları bağlayıcı niteliğinin de kalmadığı, bu itibarla 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunumun (TBK) 117/1 maddesi gereğince “muaccel bir borcun borçlusu alacaklının ihtarı” ile temerrüde düşeceğinden karşı tarafa temerrüt İhtarnamesi gönderilmesi gerektiği, (yazılı) delil başlangıcı olan belgelerde belirtilmiş vade tarihlerinin muaccel olan borçlar için temerrüt tarihi kabul edilmeyeceği, istikrar kazanan daire kararları arasında içtihat farklılığı bulunduğundan içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmesi gerektiği,

Yargıtay 15. Hukuk Dairesi görüş yazısında; zamanaşımına uğramış olan bononun kambiyo niteliğini kaybederek (yazılı) delil başlangıcı niteliğini kazanacağı, HMK’de (yazılı) delil başlangıcı niteliğindeki belgeye senet değeri verilmediği, ancak diğer delillerle desteklenmesi hâlinde iddianın ispatı bakımından kullanılabilir bir belge hâline geleceği, bu yönüyle (yazılı) delil başlangıcı niteliğinde bulunan bir belgedeki vadenin, kesin vade olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, bu nedenle Dairelerinin yerleşik uygulamalarına göre TBK’nin 117. maddesi gereğince borçluya temerrüt ihtarnamesinin çekilmesi gerektiği, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin aksi yöndeki kararları istikrar kazanmış ise içtihatların Daireleri ile Yargıtay 13. Hukuk Dairesi ve 19. Hukuk Dairesi kararları doğrultusunda birleştirilmesi gerektiği,

Yargıtay 19. Hukuk Dairesi görüş yazısında: zamanaşımına uğrayan kambiyo senetlerinde (poliçe, bono ve çek) kambiyo hukukundan kaynaklanan haklar yitirilir ise de taraflar arasında temel İlişki bulunması hâlinde, bu senetlere (yazılı) deli! başlangıcı olarak dayanılabileceği, bu hâlde senetten dolayı alacağı bulunduğunu iddia eden alacaklının hakkını (yazılı) delil başlangıcına ek olarak tanık dâhil her türlü delille ispat edebileceği, zamanaşımına uğramış bonoda kambiyo hukukundan kaynaklanan haklar yitirildiği için artık senedin vade tarihinden itibaren temerrüt faizi talep edilemeyeceği, temerrüt faizi talep edilebilmesi için borçlunun temerrüdünü düzenleyen TBK’nin 117/1 maddesi gereğince ayrıca temerrüt ihtarı çekilmesinin gerektiği, aksi hâlde temerrüt faizinin takip veya dava tarihinden itibaren işlemeye başlayacağı, içtihatların Daireleri ile Yargıtay 13. Hukuk Dairesi ve 15. Hukuk Dairesi kararları doğrultusunda birleştirilmesi gerektiği,

belirtilmiştir.

II- İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KONUSU İLE İLGİLİ KAVRAM, KURUM VE YASAL DÜZENLEMELER

A.1- Bono

TTK’nin 645. maddesi kıymetli evrakı şöyle tanımlamaktadır; “K.li evrak öyle senetlerdir ki, bunların içerdikleri hak, senetten ayrı olarak ileri sürülemediği gibi başkalarına da devredilemez.” Bu tanıma göre, bir hak kıymetli evraka bağlanmışsa, senetsiz hakkın ileri sürülmesi mümkün değildir. K.li evraka bağlanan hakkın senetten ayrı ileri sürülebilmesi için ya senedin kıymetli evrak vasfını kaybetmesi ya da senedin zayi edilmesi nedeniyle mahkemeden “zayi nedeniyle iptal davası” açılarak bu hususta iptal kararı alınması veyahut senedin borçluya iade edilmesi gerekir.

Kambiyo kelimesi, İtalyanca kökenli olup, kambiyo işlemleri, paranın yerine kullanılan senetlerin alım satımına veya senetlerin bir elden başka bir ele geçirilmesine ilişkin muameleleri ifade eder (Kendigelen, A./Kırca, İ.: K.li Evrak Hukuku Genel Esaslar Kambiyo Senetleri, İstanbul, 2019, s. 123). Kambiyo senetleri, TTK’de kıymetli evrakın en önemli kısmını oluşturmakta olup, sınırlı şekilde poliçe, bono ve çek olarak düzenlenmiştir. Bununla birlikte TTK’de kambiyo senetlerinin tanımı yapılmamış, bu tür senetlerde bulunması zorunlu şekil şartları ve ortak özellikler belirlenmiştir.

A.2- Bononun Hukuki Niteliği

Hukuki niteliği itibariyle bono, diğer kambiyo senetlerine (poliçe, çek) benzememektedir. Zira diğer kambiyo senetlerinin temelinde bir havale ilişkisi bulunurken, bono sadece bir ödeme vaadidir (Bozer, A./Göle, C.: K.li Evrak Hukuku, Ankara, 2017. s, 170). Nitekim TTK’nin 776/1-b maddesinde bononun; “kayıtsız ve şartsız belirli bir bedeli ödemek vaadini” içermesi gerektiği açıkça belirtilmiştir. Bu yönüyle bono, aynı zamanda TBK’nin 18. maddesi gereğince düzenleyenin soyut bir borç tanımasını (ikrarını) da içermektedir. Ancak bono, özel şekil şartlarına ve kurallara tabi kılındığı için nitelikli bir borç ikrarıdır. Başka bir deyişle bonoyu düzenleyen kişi, lehine bono düzenlenen lehtara ya da bonoyu ondan devralan hamile, bonoda belirtilen meblağı herhangi bir kayda ve şarta bağlı olmaksızın ödemeyi vaat etmektedir (Kendigelen/Kırca, s. 161).

A.3- Bonoda Vade

Kambiyo senetlerinden olan bono, TTK’nin 776 ila 779. maddeleri arasında düzenlenmiştir. TTK’nin 776 ve 777. maddelerinde bononun unsurları düzenlenirken, TTK’nin 778. maddesinde bononun niteliğine aykırı düşmedikçe bono hakkında da uygulanacak poliçe hükümlerine geniş bir üste hâlinde yollama yapılmıştır (Kendigelen/ Kırca, s. 158).

TTK’nin 776/1-c maddesinde vade, bonoda bulunması gereken unsurlar arasında sayılmış, TTK’nin 778/1-b maddesinin yollamasıyla vadeye ilişkin olarak poliçelere ait TTK’nin 703 ilâ 707. maddelerinin bonolara da uygulanacağı belirtilmiştir. Buna göre poliçeye konulabilecek dört tür vadenin her birinin bonoda da öngörülebileceği açıktır. O hâlde bir bono, belirli bir günde; düzenleme gününden belirli bir süre sonra; görüldüğünde; ve nihayet görüldükten belirli bir süre sonra ödenmek üzere düzenlenebilir (Kendigelen/Kırca, s. 168).

Vade, poliçede olduğu gibi bonoda da zorunlu unsur değildir; zira TTK’nin 777/2 maddesi gereğince vadesi açıkça gösterilmemiş bono, görüldüğünde ödenmesi şart olan bir bono sayılır (Bozer/Göle, s. 199). Dolayısıyla bonoda vadeye yönelik herhangi bir kayda yer verilmemiş olması, bononun geçersizliği sonucunu doğurmayacak; bono kanunen görüldüğünde vadeli bir bono olarak kabul edilecektir, Bu düzenleme karşısında TTK’nin 776/1-c maddesinde belirtilen vadenin, geçerlilik açısından mutlaka senedin içermesi gereken zorunlu bir unsuru olmadığı, aksine ihtiyari bir unsur niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.

A.4- Bonoda Zamanaşımı

Bonoda zamanaşımı konusunda özel bir düzenleme bulunmamakla birlikte TTK’nin 778/1-h maddesi ile poliçedeki zamanaşımına dair TTK’nin 749 ilâ 751. maddelerine yollama yapılmaktadır.

Ancak poliçede zamanaşımının kesilmesini düzenleyen TTK’nin 750 ve 751. maddeleri bonoya doğrudan uygulanabilir ise de poliçede zamanaşımı sürelerini düzenleyen TTK’nin 749. maddesi bononun niteliğine aykırı düşmeyecek şekilde uygulanacaktır.

TTK’nin 749. maddesi şu şekildedir.

“(1) Poliçeyi kabul edene karşı ileri sürülecek poliçeden doğan işlemler, vadenin geldiği tarihten itibaren üç yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.

(2) Hamilin, cirantalarla düzenleyene karşı ileri süreceği istemler, süresinde çekilen protesto tarihinden veya semtte “gidersiz iade olunacaktır” kaydı varsa vadenin dolduğu tarihten itibaren bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.

(2) Bir cirantanın başka cirantalarla düzenleyen aleyhine ileri süreceği istemler, cirantanın poliçeyi ödediği veya poliçenin dava yolu ile kendisine karşı ileri sürüldüğü tarihten itibaren altı ay geçmekle zamanaşımına uğrar.”

Buna göre TTK’nin 779/1 maddesi gereğince bonoda düzenleyen, tıpkı poliçede kabul eden muhatap gibi sorumlu olduğundan ona karşı ileri sürülebilecek bonoya dayalı talep hakları da vadeden itibaren üç yıllık zamanaşımı süresine tabidir.

Hamilin düzenleyen dışındaki başvuru borçlularına karşı talep hakları ise süresinde çekilen ödememe protestosu tarihinden, bono üzerinde protestodan muafiyete yönelik bir kayıt varsa bu kez vadenin dolduğu tarihten itibaren bir yıllık zamanaşımı süresine tabidir.

Nihayet başvuru borçlusu sıfatıyla ödeme yapan bir cirantanın kendisinden önce gelen başvuru borçlularına ileri sürebileceği talepler ise, bonoyu ödediği veya bono dava yoluyla kendisine karşı ileri sürüldüğü tarihten itibaren altı aylık zamanaşımı süresine tabidir.

Ancak zamanaşımı süresine dair TTK’nin 749. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarının uygulanabilmesi için öncelikle hamilin başvurma hakkını kaybetmemiş olması gerekir. Dolayısıyla bononun, mücbir sebeplere ilişkin TTK’nin 731/1 maddesi saklı kalmak kaydıyla süresinde ibraz edilmemiş olması ya da ibraza rağmen ödenmeme durumunun süresinde düzenlenen bir protesto ile tespit ettirilmemiş olması hâlinde bonoya özgü başvurma hakkı da kaybedileceğinden, artık bir yıllık ve altı aylık zamanaşımı sürelerinin uygulanması da söz konusu olmayacaktır.

A.5- Zamanaşımına Uğrayan Bononun Hukuki Niteliği

Bono Kanun’da belirtilen zamanaşımı süresinin geçmesi ile birlikte kendiliğinden kambiyo senedi vasfını kaybetmez. Ancak borçlunun zamanaşımı definde bulunması hâlinde bono, kambiyo senedi vasfını kaybeder.

Borçlu süresi içerinde zamanaşımı definde bulunmaz ise bono kambiyo senedi vasfını kaybetmeyeceği için hamil, bonoya dayalı olarak icra takibi yapabilir veya alacak davası açabilir. Ayrıca zamanaşımı bir defi olduğundan hâkim tarafından resen dikkate alınamaz, mutlaka ilgili kişinin bu defiyi ileri sürmesi gerekir (Poroy, Reha/T.alp, Ü.: K.li Evrak Hukuku Esasları, İstanbul, 2018, s, 272; Kendigelen/Kırca, s. 264),

Borçlunun zamanaşımı defini süresi içerisinde ya dava sırasında ya da İcra takibi sırasında ileri sürmesi gerekir. Bununla birlikte kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takipte zamanaşımının ileri sürülmesi borca itiraz şeklinde icra mahkemesine yapılması gerekmektedir (İİK, m. 168/1). İcra mahkemesi borçlunun zamanaşımı defini, öncelikle ve alacaklının ibraz ettiği bonodaki vade tarihine göre inceler.

Borçlunun zamanaşımı definde bulunması üzerine bononun hamili, kambiyo hukukundan kaynaklanan haklarını kaybeder. Görüldüğü üzere burada bononun kambiyo senedi vasfını kazanmasından sonra zamanaşımı definin kaybettirici etkisi söz konusudur. Bu itibarla zamanaşımı definin kaybettirici etkisi nedeniyle zamanaşımına uğrayan bono alacağının, adi borca dönüşmesine imkân bulunmadığı gibi zamanaşımına uğrayan bononun da adi senede dönüşmesi mümkün değildir (Ö., F.: K.li Evrak Hukuku, Ankara, 1997, s. 878; Kendigelen/Kırca, s, 264).

Zamanaşımına uğrayarak kambiyo senedi vasfını kaybeden bono adi senede dönüşmemekle birlikte bu bonodan HMK’nin 202. maddesi kapsamında (yazılı) delil başlangıcı olarak yararlanılabilecektir (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü C, II. İstanbul 2001. s. 2302). Nitekim doktrin ve uygulamada zamanaşımına uğrayan ve imzası inkâr edilmeyen bir bononun adi senede dönüşmeyeceği ancak temel borç ilişkisi bakımından (yazılı) delil başlangıcı teşkil edeceği noktasında tam bir görüş birliği bulunmaktadır.

Bununla birlikte zamanaşımına uğramış bononun (yazılı) delil başlangıcı teşkil etmesi için de, iddia eden kişi ile karşı taraf arasında bir temel ilişkinin bulunması gerekmektedir. Böyle bir temel İlişkinin bulunmadığı durumlarda, iddia eden kişi yönünden zamanaşımına uğramış bono (yazılı) delil başlangıcı dahi teşkil etmeyecektir.

B- Delil Başlangıcı

HMK’de tanımı yapılmamakla birlikte; hukuki bir muameleyi veya olayı belgelemek amacıyla resmî makam ya da borç altına giren kişi tarafından düzenlenmiş veya onaylanmış belgeye senet denilmektedir. Buna göre resmî makam tarafından düzenlenen veya onaylanan belgeye resmî senet; sadece borç altına giren kişi tarafından düzenlenen ve/veya imzalanan belgeye ise adi veya özel senet denir. Senet bir hakkın doğumu için gerekli olmasa da, ispatı için gerekli olabilir.

Senetle ispatı gereken bir hukuki işlem hakkında delil başlangıcı varsa o hukuki işlem tanık dinlenerek de ispatlanabilir (HMK. m. 202/1). Delil başlangıcının varlığı hâlinde hâkim, hem delil başlangıcı hem de dinlenen tanık ve diğer takdiri delilleri serbestçe değerlendirerek bir karar verecektir (Erdönmez, Güray: Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, İstanbul, 2017. s. 1841).

HMK’nin 202/2 maddesi; “delil başlangıcı, iddia konusu hukuki işlemin tamamen ispatına yeterli olmamakla birlikte, söz konusu hukuki işlemi muhtemel gösteren ve kendisine karşı ileri sürülen kimse veya temsilcisi tarafından verilmiş veya gönderilmiş belgedir.” şeklindedir.

Buna göre bir belgenin, deli! başlangıcı olabilmesi için iç şartın birlikte bulunması gerekir.

Delil başlangıcından bahsedebilmek için ilk olarak bir “belge” bulunmalıdır. Belgenin tanımı HMK’nin 199. maddesinde yapılmıştır. Anılan madde: “Uyuşmazlık konusu vakaları ispata elverişli yazılı veya basılı metin, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları bu Kanuna göre belgedir. ” şeklindedir. Buna göre, delil başlangıcı olarak başvurulabilecek belgeler arasında yazılı veya basılı metin, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları sayılabilir. Kanun’da belge tanımına giren unsurlar sınırlayıcı biçimde sayılmadığı için belge olduğu iddia ve ispat edilen her türlü unsura delil başlangıcı olarak dayanmak mümkündür. Belge kavramının Kanun’daki tanımına bakınca ayrıca HMK’nin 200. maddesi anlamındaki her senedin bir belge olduğu, ancak her belgenin senet olmadığı da anlaşılmaktadır. Bir belge senet olabilir, ancak belge senedin şartlarını gerçekleştirmiyorsa, o zaman belgenin delil başlangıcı olma ihtimali ortaya çıkmaktadır. Buna göre senet ve belge kavramlarım mutlak surette birbirinden ayırmak gerekir. Belge kavramı kesinlikle üst bir kavramdır, zira senet niteliğini haiz her belge aynı zamanda bir senet teşkil etmektedir (Erdönmez, s, 1771), Eğer bir belge, senet vasfını haiz değilse, o zaman HMK’nin 202. maddesindeki şartları yerine getirmesi hâlinde delil başlangıcı olma ihtimali bulunmaktadır.

İkinci olarak, belge, kendisine karşı ileri sürülen kimse veya temsilcisi tarafından verilmiş ya da gönderilmiş olmalıdır. Bununla birlikte yazılı delil başlangıcı olan belgenin mutlaka karşı tarafa yöneltilmiş bir irade açıklamasını taşıyan bir belge olması gerekli değildir (Kuru, s. 2291).

Üçüncü olarak, delil başlangıcı, iddia edilen hukuki işlemi tam olarak ispat edememekle birlikte o işlemi muhtemel göstermelidir. Delil başlangıcı senetten farklı olarak ispatı istenen hukuki işlemin varlığı hakkında tam bir kanaat edinilmesine elverişli olmasa da İddia edilen işlem hakkında az da olsa yeterli bilgi içermelidir.

C- Borçlunun Temürrüdü

Borçlunun temerrüdü TBK’nin 117. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan madde;

“Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer.

Borcun ifa edileceği gün, birlikte belirlenmiş veya sözleşmede saklı tutulan bir hakka dayanarak taraflardan biri usulüne uygun bir bildirimde bulunmak suretiyle belirlemişse, bu günün geçmesiyle: haksız fiilde fiilin işlendiği, sebepsiz zenginleşmede ise zenginleşmenin gerçekleştiği tarihte borçlu temerrüde düşmüş olur. Ancak sebepsiz zenginleşelim iyiniyetli olduğu hâllerde temerrüt için bildirim şarttır.” şeklindedir.

Buna göre, borçlu temerrüdünden söz edebilmek için öncelikle borcun muaccel olması gerekmektedir. Henüz muaccel olmamış borç hakkında temerrütten söz edilmesi mümkün olmayacaktır. Zira henüz vadesi gelmemiş borç ifa alacaklısı tarafından talep ve dava edilemeyecektir. Başka bir deyişle muaccel olmayan borç için ifa yükümlülüğü doğmayacaktır. Borcun muaccel olması, alacaklının önceden bazı hazırlık çalışmaları yapmasını gerektiriyor ise alacaklı bu fiilleri yerine getirmediği sürece borç muaccel olmayacaktır.

TBK’nin 117/1 maddesinde; “Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer.” denilmek suretiyle, temerrüdün muacceliyetten itibaren değil de, kural olarak alacaklının ihtarından itibaren gerçekleşeceği kabul edilmiştir (E., F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2017, s. 112).

İhtar, alacak hakkının sağladığı ifayı talep yetkisinin olağan kullanma yöntemidir. Alacaklı ihtarla, borcun yerine getirilmesini istediğini borçluya bildirerek onu itaya davet eder. İhtar, ifa zamanının belirsiz olduğu veya borçlu tarafından bilinmediği hâllerde doğabilecek olumsuz neticelerden borçlunun korunmasını sağlar. Borçlu, ihtar anından itibaren ifada gecikmenin borca aykırılık teşkil edeceğini ve ciddi sonuçlar doğurabileceğini anlamış olur. Burada borçlunun korunmasının sebebi alacaklıya karşı zayıf konumda olması değil, hukuki durumun açıklık kazanmasını bilmeye hakkı olmasıdır.

İhtarın borçluyu koruyucu işlevine rağmen, kanun koyucu TBK’nin 117/2 maddesinde belirtilen hâllerde temerrüdün oluşumu için ihtara gerek görmemiştir.

Temerrüt için ihtara gerek olmayan ilk durumda, tarafların anlaşmasıyla borcun ifa edileceği gün belirlenmiş ise o gün ödeme yapılmaması hâlinde borçlu mütemerrit olmuş sayılacaktır. Borcun ifa edileceği süre taraflarca belirlenmişse, bu sürenin dolmasıyla ifada geciken borçlu mütemerrit duruma düşer. Ancak, ifa zamanı veya süresinin kanun ile düzenlendiği hâllerde, borçlunun temerrüde düştüğünün kabulü için alacaklının İhtarda bulunması gerekir. İfa günü açık ve belirli bir gün olarak kararlaştırılmalıdır, aksi hâlde temerrüt için ihtar zorunlu sayılacaktır (O.man. M. K./ Öz, T.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler C. I. İstanbul. 2017. s. 462).

Temerrüt için ihtara gerek olmayan diğer bir durum da: sözleşmede taraftardan birine ifa gününü belirleme yetkisi tanınmış ise, bildirilen ifa tarihinde edimin yerine getirilmemesi hâlinde borçlu mütemerrit sayılacaktır. Borcun İfa edileceği günün bildirilmesi geçerliliği şekle bağlanmamış bir hukuki işlemdir. Zira yapılan bu irade açıklaması borçlunun temerrüde düşmesi sonucunu doğuracaktır.

Haksız fiilden doğan tazminatlarda da ihtar çekilmesine gerek kalmaksızın, haksız filin gerçekleştiği tarihte borçlu temerrüde düşmüş sayılacaktır. Borçlunun temerrüdü için ayrıca ihtar şartının aranması durumunda, olay tarihi ile temerrüt tarihi (ihtar tarihi) arasında, faizin işlememesi şeklinde haksız fiilin faili lehine sonuç doğuracaktır. Bunu önlemek amacıyla haksız filden doğan tazminatlarda ihtar çekilmesine gerek kalmadan filin gerçekleştiği tarih temerrüt tarihi sayılmıştır (O.man/Öz. s. 465)

Sebepsiz zenginleşme hâlinde de, zenginleşmenin gerçekleştiği tarihte borçlu mütemerrit sayılır. Ancak zenginleşmenin iyiniyetli olması hâlinde temerrüt için bildirim gereklidir.

Bununla birlikte borçlu borç muaccel olmadan önce alacaklıya borcu ifa etmeyeceğini açık olarak bildirmişse, bu durumda da ihtara gerek yoktur. Borçlu bu beyanla mütemerrit olur. Zira bu beyanla borçlu borcu ifa etmeme iradesini önceden kesin olarak açıklamış olduğundan yapılacak ihtarın artık hiçbir yararı bulunmamaktadır (Bren, s. 1125,).

III-GEREKÇE
İçtihadı birleştirmenin konusu; zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfını kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihinin; temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada temerrüde esas alınıp alınamayacağına ilişkindir.

Kambiyo senetleri mücerret kıymetli evrak niteliğine sahip olduklarından kambiyo senetlerinde yer alan hak, temel borç ilişkisinden bağımsızdır. Ancak kambiyo taahhüdünde bulunmanın temelinde, şart olmamakla birlikte, genellikle satım, bağışlama, kira, taşıma gibi bir borçlandırıcı işlem vardır. Böyle bir borçlandırıcı işlem yoksa senedin hatır için verildiği varsayılır. Temel borç ilişkisinin taraflarından birinin bir kambiyo senedi düzenleyip lehtara vermesiyle ikinci bir borç ilişkisi doğar. İşte kambiyo ilişkisi diye adlandırılan bu durum, temel borç ilişkisinden bağımsızdır (Kendigelen/Kırca, s. 112). Bu sebepte kambiyo senedinin düzenlenmesine sebep olan temel borç ilişkisindeki bozukluklar kambiyo ilişkisini etkilemez. Temel borç ilişkisinden doğan defiler, temel borç ilişkisi ile kambiyo ilişkisinin taraflarının aynı olması ve bile bile borçlu zararına hareket edilmesi hâlleri dışında, kambiyo ilişkisinde ileri sürülemez. Zira temel borç ilişkisi kendi hukukuna, kambiyo ilişkisi de kendi hukukuna tabidir.

Bir kambiyo senedi düzenleyip veren veya elindeki kambiyo senedini devreden ve bu senedi devralan herkesin bütün bu işlemleri yapmalarının sebebi temel borç İlişkisinden doğan amaca ulaşmaktır. Bu sebeple senet “mevcut bir borcu ifa yerine” veya “mevcut bir borcu ifa uğruna” verilir. Kambiyo senedi ifa yerine verilirse, temel borç ilişkisinden doğan borç yenilenmiş olur. Bu durumda temel borç ilişkisinden doğan borç ve ona bağlanan aynî ve şahsi teminatlar sona erer. Onların yerine kambiyo senedinden doğan borç geçer. Bununla birlikte tarafların yenileme konusunda anlaştıkları kesin bir şekilde belli değilse veya şüpheli bir durum varsa veyahut da bu hususta herhangi bir anlaşma ve iddia yoksa TBK’nin 133/2 maddesi gereğince kambiyo senedinin ifa yerine değil ifa uğruna verilmiş olduğunun kabulü gerekir (Poroy/T.alp, s. 147). Bu durumda temel borç ilişkisi varlığını korumaya devam edecek ve temel borç ilişkisinden doğan talep hakkına paralel ve onunla yarışan bir kambiyo talep hakkı doğacaktır. Fakat bu hâlde temel borç ilişkisinden doğan talep hakkı, kambiyo senedinden doğan talep hakkının kullanılmasına kadar donmuş durumdadır (Poroy/T.alp, s. 147).

Kambiyo senedi niteliğindeki bonodan doğan alacak muaccel olunca, temel borç ilişkisinden doğan alacak da muaccel hâle gelir. Başka bir deyişle temel İlişkiden doğan borcun muacceliyet tarihi bononun vadesine kadar ertelenmiş olur. Dolayısıyla temel ilişkiden doğan borcun tabi olduğu zamanaşımı süresi, borcun muacceliyet tarihi olan bononun vadesinden itibaren İşlemeye başlayacaktır (Susuz, Kağan; Kambiyo Senetlerinde Zamanaşımı, İstanbul, 2008. s. 164). Bu durumda alacaklı vadeden itibaren isterse temel borç ilişkisinden doğan talep hakkını, isterse bonodan kaynaklanan talep hakkını kullanabilecektir.

Bonodan doğan borç tam olarak ifa edilince, temel borç ilişkisinden doğan borç da sona erer, Buna karşılık bononun zamanaşımına uğraması sebebiyle kambiyo hukukuna dayalı talep hakkının kaybedilmesi hâlinde temel borç İlişkisinden doğan talep hakkı varlığını sürdürmeye devam eder. Bu durumda hamil, uğradığı zararın tazmini amacıyla TTK’nin 732. maddesi gereğince sebepsiz zenginleşme davasından yararlanabileceği gibi kendi cirantası ile arasındaki temel borç ilişkisine de dayanabilmektedir.

Temel borç ilişkisine dayalı olarak talebin ileri sürülmesi sadece doğrudan doğruya ilişkide bulunanlar arasında mümkün olduğu için temel borç ilişkisine dayalı olarak düzenleyene talepte bulunabilecek tek kişinin lehtar olduğunu belirtmek gerekir. Buna karşılık lehtar dışındaki bono hamilleri düzenleyen ile temel ilişkiye taraf olmadıkları için bu kapsamda talep hakkına sahip değildir (Ö.. s. 903). Zira ciro ile temel borç ilişkisi ciro edilene geçmemektedir. Başka bir deyişle zamanaşımına uğrayan bir bonoya ciro yoluyla hamil olan bir kimse düzenleyene karşı temel borç ilişkisine dayanarak talepte bulunamaz. Fakat bono, her ciro edildiğinde yeni bir kambiyo taahhüdü ve bu kambiyo taahhüdüne ilişkin yeni bir borç ilişkisi söz konusudur. Bu nedenle her hamil ancak kendi temel borç ilişkisine dayanabilir.

Temel borç ilişkisi kambiyo hukukunun dışında kalan bir husustur. Bu sebeple kambiyo senetlerine mahsus zamanaşımı hükümleri temel borç ilişkisine uygulanmaz. Temel borç ilişkisine dayanılabilecek hâllerde o ilişkinin tabi olduğu zamanaşımı süresi uygulanır. Başka bir deyişle temel ilişkiye dayanıldığı durumlarda bonoya dayalı bir kambiyo talep hakkının ileri sürülmesi söz konusu olmadığından, zamanaşımı hakkında da TTK’nin 749. maddesi değil, temel borç ilişkisinin tabi olduğu zamanaşımı süreleri uygulama alanı bulacaktır (Ö., s. 903).

Hemen belirtilmelidir ki, bonoya ilişkin zamanaşımı süresinin geçmesi ile birlikte bonoya dayalı talep hakkı kendiliğinden sona ermemektedir (Ö., s. 879; Kendigelen/Kırca. s. 264). Bu itibarla hamil, bonoya ilişkin zamanaşımı süresinin geçmesi hâlinde dahi, bonoya dayanarak borçluya karşı takip yapabilir veya genel mahkemelerde alacak davası açabilir. Ancak borçlunun zamanaşımı definde bulunması hâlinde, alacaklı kambiyo hukukundan kaynaklanan haklarını yitirecektir. Bu durum, bonoya ilişkin zamanaşımı süresinin geçmesi ile değil, borçlunun zamanaşımı definde bulunması ile ortaya çıkmaktadır. Borçlu süresi içinde zamanaşımı definde bulunmazsa söz konusu bono, hamile, zamanaşımına uğramamış bir bononun sağladığı tüm imkânları sağlayacaktır.

Zamanaşımına uğrayan bir bono kambiyo senedi vasfını kaybettiği için kambiyo hukukunun tanıdığı özel imkânlardan yararlanamayacak ve hatta adi senede dahi dönüşemeyecektir (Ö., s. 878; Kendigelen/Kırca, s. 264). Zira zamanaşımına uğrayan bono fiziki olarak ortada olsa bile maddi hukuk anlamında artık hiçbir şey ifade etmemekte sadece ispat hukuku alanında delil başlangıcı olarak kabul edilmektedir (Ö., s. 878; Kendigelen/Kırca, s. 264). Bu itibarla zamanaşımına uğrayan bono adi senede dönüşmeyeceği için, alacağın ispatı açısından tek başına yeterli olmayacak, bununla birlikte sadece HMK’nin 202. maddesi kapsamında bir (yazılı) delil başlangıcı olarak kullanılabilecektir.

HMK’nin 202/2 maddesine göre iddia konusu hukuki işlemin tamamen ispatına yeterli olmamakla birlikte, söz konusu hukuki işlemi muhtemel gösteren ve kendisine karşı ileri sürülen kimse veya temsilcisi tarafından verilmiş veya gönderilmiş belge, delil başlangıcı sayılır. Zamanaşımına uğrayan bono, delil başlangıcında bulunması gereken tüm unsurları taşımaktadır. Bu nedenle zamanaşımı nedeniyle kambiyo vasfını kaybeden bonoya dayanma imkânı olmayan hamil, temel ilişkiye dayanarak açılan davalarda, zamanaşımına uğrayan bonodan delil başlangıcı olarak yararlanabilir ve senetle ispatı gereken bir hukuki işlem hakkında iddiasını tanık dinleterek veya başka delillerle ispat etme imkânına sahip olur. Temel ilişkiden doğan borcun muacceliyet tarihi bononun vadesine kadar ertelenmiş olduğundan, delil başlangıcı niteliğindeki bonoya konu alacağın ispat edilmesi hâlinde, temel ilişkiden doğan borcun muacceliyet tarihi delil başlangıcı niteliğindeki bonoda yer alan vade tarihi olacaktır.

Kambiyo senedi niteliğindeki bononun ödenmemesi hâlinde başvurma hakkının kapsamına dair TTK’nin 778/1-d maddesinin atfıyla TTK’nin 725, maddesi uygulanacaktır. Başvuru hakkının kapsamı, müracaat alacaklısının başvuru borçlusundan talep edebileceği miktara ilişkin olup, müracaat alacaklısının neler talep edebileceği TTK’nin 725/1 maddesinde sınırlayıcı bir biçimde gösterilmiştir. Bunlar arasında vadenin gelmesinden itibaren işleyecek faiz de yer almaktadır (TTK, m. 725/1-b). Buna göre bir bonoda hamilin vadeden itibaren temerrüt faizi talep edebilmesi için bononun kambiyo senedi vasfını kaybetmemiş olması şarttır. Zamanaşımına uğramış bir bono kambiyo senedi vasfını kaybettiği için vade tarihi sadece temel ilişkinin muacceliyet tarihi olarak dikkate alınabilecek, borçlu temerrüde düşürülmeden faiz talep edilebilmesi de mümkün olmayacaktır.

Borçlunun temerrüde düşürülebilmesi için sadece borcun muaccel olması yetmemekte kural olarak alacaklının, borcu muaccel olan borçlusuna borcunu ifa etmesi hususunda ihtar göndermesi gerekir. Bu itibarla zamanaşımına uğrayan ve kambiyo senedi vasfını kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihi temel ilişkiden doğan borcun muacceliyet tarihi olacağı için, TBK’nin 117/1 maddesinde belirtildiği üzere borçlunun temerrüde düşürülmesi için ayrıca alacaklı tarafından borçluya ihtar gönderilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte borcun itası için borçluya ayrıca ihtar gönderilmese dahi alacaklı tarafından dava açılması ya da icra takibine başvurulması ihtar niteliği taşımaktadır. Çünkü dava açmakla ya da İcra takibine başvurmakla birlikte alacaklının borcun ifasını isteyen beyanı ortaya çıkmaktadır (O.man/Öz. s, 461).

Kural olarak borçlunun temerrüde düşürülebilmesi İçin İhtar gerekmekle birlikte TBK’nin 117/2 maddesinde ihtar koşulunun istisnaları düzenlenmiştir. Buna göre TRK’nin 117/2 maddesi gereğince borcun ifa edileceği gün; birlikte tespit edilmiş veya sözleşmede saklı tutulan bir hakka dayanarak taraflardan biri usulüne uygun bir bildirimde bulunmak suretiyle belirlenmişse ayrıca ihtara gerek olmadan borçlu temerrüde düşmüş olur. Başka bir deyişle borçlu ifayı belirli bir vadede yapmakla yükümlüyse temerrüt için ihtarda bulunmaya gerek bulunmamaktadır. Zira bir borç ilişkisinde belirli vadeyi taraflar ya birlikte tespit ederler ya da taraflardan biri kendisine tanınmış olan ihbarda bulunmak suretiyle belirler (E., s. 1124). Bununla birlikte borçlu, borç muaccel olmadan önce alacaklıya borcu ifa etmeyeceğini açık olarak bildirmişse, bu durumda da ihtara gerek yoktur. Borçlu bu beyanla mütemerrit olur (E.. s. 1125.).

Yukarıda bahsedildiği üzere, temel borç ilişkisinin taraflarından birinin bir bono düzenleyip lehlara vermesiyle taraflar arasında kambiyo hukukuna dayalı ikinci bir borç ilişkisi doğar. İşte bono üzerinde yer alan ve TTK’nin 749. maddesi ile düzenlenen vade, taraflar arasındaki temel borç ilişkisinin vadesi değil, kambiyo hukukuna dayalı borç ilişkisinin vadesidir. Zira zamanaşımına uğrayarak kambiyo senedi vasfı kaybedildikten sonra bonodaki vade tarihinin, taraflar arasındaki temel ilişki kapsamında birlikte tespit edildiğinden veya taraflardan biri tarafından kendisine tanınmış olan ihbarda bulunmak suretiyle belirlendiğinden bahsedilemeyecektir.

O hâlde temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfını kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihi, TBK’nin 117/2 maddesi ile belirlenen temerrüt için ihtara gerek olmayan durumlar kapsamında olmadığından, borçlunun temerrüde düşürülmesi için TBK’nin 117/1 maddesi gereğince ihtar gereklidir.

Zamanaşımına uğrayan ve delil başlangıcı olma dışında hukuken hiçbir sonuç bağlanmayan hatta asıl alacağın varlığının ispatında bile tek başına delil kabul edilmeyen bir belgede yazılı vadenin, temerrüt ihtarına gerek olmaksızın temerrüt tarihi olarak kabul edilmesi hakkaniyete de aykırı olacaktır. Aksi hâlde zamanaşımına uğrayan bononun hamili, kambiyo senedinden doğan haklarını korumak için zamanaşımı süresi içinde Kanunim kendisine yüklediği yükümlülükleri yerine getirmemesine rağmen, temel ilişkiye dayalı olarak yapacağı takip ya da açılan davada vade tarihinden itibaren faize hükmedilmesi yükümlülüklerini verine getirmeyen hamilin hiçbir kayba uğramayacağı sonucunu doğurur ki, hukuk sisteminin buna cevaz vermesi mümkün değildir.

Hâl böyle olunca, zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfını kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihinin; temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada temerrüde esas alınamayacağına karar verilmesi gerekmiştir.

IV- SONUÇ
Zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfını kaybederek (yazılı) delil başlangıcına dönüşen bonodaki vade tarihinin; temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada temerrüde esas alınamayacağına dair, 25.12.2019 tarihinde yapılan ikinci oturumda üçte ikiyi aşan oy çokluğu ile karar verilmiştir.

KARŞI OY

İçtihadı birleştirme görüşmelerine esas konu, sınırlandırılmış başlığından da anlaşılacağı üzere, temelde, delil başlangıcı niteliğindeki bİr belgenin ispat gücüne, bunun kapsamına ve geniş çerçevede ispat hukukuna ilişkindir. Hal böyle olmakla, tartışmanın, senetle ispat zorunluluğunu düzenleyen HMK’nın 200. maddesi ile delil başlangıcı başlığını taşımakla birlikte aynı zamanda senetle ispat zorunluluğunun bir istisnası olarak düzenlenmiş bulunan aynı kanunun 202. maddesi çerçevesinde cereyan etmesi, yoğunlaşması gerekir(di). Çünkü konuyla İlgili yapılan müzakereler esnasında, konunun bu yalın ve sınırlı çerçevesinden yer yer uzaklaşılarak ispat hukukuna dahil olmayan, konuyla ilişiği ve bu anlamda belirleyici niteliği bulunmayan kimi kural ve kavramlar üzerinden sonuca varılmaya çalışılmıştır.

İçtihat uyuşmazlığı, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin yukarda açıklanan konuya ilişkin kararları ile gerekçeleri kısmen farklılık gösterse de sonuçta aksi yönde oluşturulan Yargıtay 15. ve 19. Hukuk Dairelerinin öteden beri verdikleri kararlar ve son dönemde bu iki Daire görüşlerine benzer görüşe vardığı anlaşılan Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin konuya ilişkin kararları arasında ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ancak hemen vurgulamak gerekir ki. yukarda sayılan Dairelerin kararları arasında, zamanaşımına uğramış bononun (yazılı) delil başlangıcı niteliğinde belge olarak kabul edilmesi hususunda herhangi bir içtihat aykırılığı bulunmamaktadır. İçtihat uyuşmazlığı, bu nitelikteki bir belgede yer alan takvim esasına göre “belirli” nitelikteki bir ödeme gününün, borçlunun, üzerine düşen para borcunun ifasında temerrüde düştüğünün kabulüne elverişli olup olmadığı, elverişli olmasının yahut aksini kabulün hukuksal dayanaklarının ne olması gerektiği noktasındadır. Konu bu çerçeve ile sınırlıdır ve içtihadı birleştirme kararlarının mahiyeti gereği bu sınırlı konu dairesinde bir sonuca bağlanması gerekmektedir.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin konuya ilişkin yaklaşımı, özünde ispat hukukuna dahil kurallar ile maddi hukuk bakımından TBK’nın 117/2. maddesinde düzenlenen temerrüt kavramı üzerinden geliştirilmiş olup tarafımızdan da ittifakla benimsenmektedir. Kısaca söylemek gerekirse, bono olarak düzenlenmekle birlikte zamanaşımına uğradığı için delil başlangıcı sayılan yazılı belgedeki “belirli bir günü” içeren vadenin, aksi ispatlanmadığı ve HMK’nın 202, maddesi hükmünün doğal bir sonucu olarak diğer takdiri deliller ve bu arada tanık beyanı ile de doğrulanması halinde, TBK’nın 117/2. maddesindeki “borcun ifa gününün birlikte belirlenmesi” kavramına dayalı olarak borçlunun temerrüdüne esas alınması gerektiğini düşünmekteyiz ve bu nedenle çoğunluğun aksi yöndeki görüşlerine katılamıyoruz.

Bu bağlamda öncelikle, konumuzla sınırlı olarak para borçlarında temerrüt kavramının tamını üzerinde durulması gerekir. Bilindiği üzere, para borçlarında temerrüt kavramı, borca aykırılığın özel bir çeşidi niteliğinde olup muaccel olmuş, ifası istenebilen ve bu anlamda ifası gereken bir para borcunun ihtara rağmen yahut kanunda belirtilen hallerde ihtar gerekmeksizin yani muaccel olduğu tarihte yerine getirilmemesi halidir. Tanımdan da anlaşılacağı üzere, temerrüdün oluşması için borcun muaccel bulunması, ifasının olanaklı olması, kural olarak borçluya ihtar gönderilmesi ya da kanunda düzenlenmek koşuluyla ihtar yerine geçen hallerin gerçekleşmesi gerekir.

Bu anlamda, temerrüt için gereken muacceliyet ve borcun ifasının gerekli ve olanaklı olması koşullarının, içtihadı birleştirme görüşmelerinde tartışılmasının sonuca etkisinin bulunmaması beklenirdi. Çünkü, içtihatların birleştirilmesi gereken konu sınırlıdır, Daire kararları ortadadır, kararlar arasındaki farklılık sadece temerrüt tarihinin belirlenmesine yahut bu tarihin ne şekilde belirleneceğine ilişkindir. Bir diğer söyleyişle, yukarıda zikredilen ve incelenen Daire kararlarının hemen tümünde, HMK’nın 202. maddesi çerçevesinde, konumuz olan delil başlangıcı niteliğindeki belgeye ve ikame edilen takdiri nitelikteki delillerin birlikte ve tümüyle değerlendirilmesine göre, taraflar masında borç doğuran bir sözleşme ilişkisinin (temel borç ilişkisi) var olduğunun, bu sözleşmeye dayalı olarak ilişkinin taraflarından biri (somutlaştırırsak davalı) açısından dava veya takip konusu yapılan bir para borcu doğduğunun, para borcunun miktarının, borcun muaccel hale geldiğinin ve ödenmediğinin ispatlandığı kabul edilmiş, tüm bu safhalardan sonra iş, kurulacak tahsil hükmü bakımından, temerrüdün hangi tarihte gerçekleştiğinin değerlendirilmesi aşamasına gelmiştir.

Ancak işin müzakeresi sırasında, konu, Yargıtay Kanunu’nun 45. maddesine ve konuyla ilgili ilke kararlarına aykırı olacak şekilde, sınırlı ve asıl bağlamından kopartılarak “bir sözleşme ilişkisinde borçluya düşen para borcunun ifasının gerekip gerekmediği, borcun muaccel olup olmadığı” vb. gibi içtihat farklılığında ve bunun giderilmesinde hiçbir etkisi bulunmayan yahut bulunmaması gereken kimi görüşler ortaya atılmak suretiyle oluşturulan zemin üzerinden tartışılmış ve vardan sonuçta, kanımızca, mevzuata aykırı bulduğumuz bu tartışma yöntemi de etkili olmuştur.

Konumuza dönecek olursak, bilindiği ve uygulama ve doktrinin de benimsediği üzere temerrüt kavramı, bir hukuki işlem niteliğindedir. Doktrinde temerrüt ihtarının gönderilmesi, genel olarak, “hukuki işlem benzeri hukuki fiil” olarak tanımlanmış, sözlü olarak da gerçekleştirilebileceği, ispat İçin HMK’nın 199. maddesi anlamında bir “belge”nin ibrazı gerektiği ancak temerrüt için ihtar gerektirmeyen TBK’nın 117/2. maddesindeki hallerin İse hukuki işlem niteliğinde olmakla ancak HMK’nın 200, 201 ve 202. maddelerinde belirtilen şekilde ispatlanabileceği belirtilmiştir. Konumuzun sınırlı oluşu nedeniyle hukuki işlem ve bunun ispatına ilişkin hükümlerin değerlendirilmesi gerekli olduğundan, bu tartışmanın varılacak sonuca doğrudan bir etkisi yoktur.

Şu halde borçlunun para borcunu ödemekte temerrüde düştüğünün ispatı, TTK’nın tacirlere ilişkin 18/3. maddesindeki hüküm bir tarafa bırakılacak, olursa, herhangi bir biçim koşuluna bağlı kılınmadığından, açıklanan bu hukuki niteliği itibariyle, HMK’daki genel ispat kurallarına göre ve kural olarak, HMK’nın 200. maddesinde belirtildiği şekliyle senetle mümkündür.

Ancak, HMK’nın 202/2. maddesinde açıklıkla belirtildiği üzere, iddia konusu hukuki işlemin tamamen İspatına yeterli olmamakla birlikte onu muhtemel gösteren ve kendisine karşı ileri sürülen kimse tarafından verilmiş bir belgenin varlığı halinde tanık dinlenebilecektir. Bu anlamda, temerrüdün gerçekleştiğinin, bunu muhtemel gösterecek nitelikte ve delil başlangıcı niteliğindeki bir belge ve bu belgeye bağlı ve bu belge ile birlikte sunulacak sair takdiri delillerin ikamesi suretiyle de İspatlanacağının kabulünde duraksanmamalıdır.

Hemen belirtmek ve bir parantez açarak söylemek gerekirse, müzakereler sırasında, “delil başlangıcının, hukuki işlemler bakımından tanık dinlenmesinin yolunu açan bir anahtar (maymuncuk) niteliğinde olduğu, işlevini yerine getirdikten sonra artık buna itibar edilemeyeceği” biçiminde özetlenebilecek bir takım görüşler dile getirilmiş ise de, HMK’nın ispat için öngördüğü hükümlere, kanun sistematiğine ve yerleşik uygulamanın benimsediği ve bu arada çoğunluk görüşünü oluşturan Daire kararlarına dahi yansıyan ilkelere tümüyle aykırı bu görüşe itibar etmek mümkün değildir.

Hukuk yargılamasında, delillerin topluca ve serbestçe değerlendirilmesi kanun hükmü olup söz konusu görüşün, herhalde, kanun koyucunun “delil başlangıcı” ibaresini kullanmasının belgeyi delil olmaktan çıkarmak amacına matuf olduğuna dayalı hatalı bir kabulden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Halbuki, HMK’nın 199. maddesi çerçevesinde belge bizatihi bir delil olup senetle ispat zorunluluğu bulunan hallerde tanık delili ile birlikte senet yerine ikame olunacak biçimde varlığı ileri sürülen hukuki işlemlerin ispatına elverişli kılındığı açıktır.

Keza, yine müzakereler esnasında, delil başlangıcı niteliğindeki belgenin öncesinin bono olması, zamanaşımına uğraması nedeniyle kambiyo vasfını yitirmesine bağlı olarak, Daire kararlarına da yansıdığı üzere, ispat hukuku bakımından artık zayıf bir belge olduğu yolunda kimi görüşler ileri sürülmüş, hatta belgenin bono vasfını yitirmesi nedeniyle kambiyo hukukuna ilişkin kavramlara yer verilmek suretiyle konu ile ilgili bir sonuç çıkarılmaya çalışılmıştır. Özellikle Yargıtay 19. HD’nin kararlarında gözlendiği üzere, belgenin bono vasfını yitirmesi nedeniyle 6102 sayılı TTK’nın 808. maddesi çerçevesinde vadeden itibaren faiz talep hakkının da yitirildiğine bağlı olarak geliştirildiği anlaşılan bu yaklaşım, yukarda tekraren açıklandığı üzere, temelde ispat hukuku ile ilgili somut konumuza tümüyle yabancı nitelikte kanun maddelerinin olaya uygulanması suretiyle sonuç çıkarmaya matuf olup benimsenemez, Genel kurul önüne gelen ve tanışılan konu, temel borç ilişkisi çerçevesinde borçlunun bir para borcunun ödenmesinde temerrüde düşüp düşmediği ile ilgili olup, delil başlangıcı niteliğindeki belgenin öncesindeki vasfının yitirilmesine dayalı olarak bu vasıflara bağlı olarak öngörülmüş kuralların mefhumu muhalifinden hareketle sonuç çıkarmaya çalışmak, metodolojiye, hukuk tekniğine tümüyle aykırı bir bakış açısıdır. Söz konusu yanlış bakış açısına egemen olan ve hukuksallığı oldukça tartışmalı olan bu mantık, genel kurula sunulan raporda da kendini göstermektedir. Raporun sonuç ve değerlendirme bölümünde alacaklının kambiyo senedi ile temerrüt faizi bakımından elde edebileceği hasılayı, temel borç ilişkisi çerçevesinde ve delil başlangıcına dayalı olarak elde edebilecek olmasının “hukuk düzeni” açısından kabul edilemez olduğu, aksini kabulün “yaman bir çelişki” olacağı şeklinde açıklamalara ver verilmiştir. Bu bakış açısının, temel borç ilişkisi çerçevesinde açılmış bir davayı, ispat hukukuna dayalı olarak savunduğumuz görüşe de yanlış atıflarda bulunmak suretiyle, kambiyo senedinden kaynaklanan borcun tahsili davası görme gibi bir yanılgıya dayalı olduğunu düşünmekteyiz. Kambiyo senedi hamilinin müracaat hakları yahut bu hakkın yitirilmesi konusu ile temel borç ilişkisi çerçevesinde bir borcun tahsili ve buna bağlı olarak tartışılacak temerrüt kavramının ilgisi bulunmamaktadır. Üstelik, hukuk düzenimizin, vasfını yitiren bonoya delil başlangıcı olarak bir fonksiyon izafe etmiş olduğunu, senetle ispatı zorunlu kılınan haller bakımından istisnai ve kanımızca oldukça kuvvetli bir değer atfettiğini gözden kaçırmamak gerekmekte olup, bu anlamda belgenin söz konusu ispat fonksiyonu ile kaim bir değeri bulunmakla “zayıf” olarak nitelendirilmesi yerinde olmayacaktır. S.n hukuk düzenimizin temel borç ilişkisi çerçevesinde tahsil İsteminde bulunan bir alacaklıyı, TBK’nın 117/2. maddesinde yazılı temerrüt koşullarının varlığına rağmen, temerrüt için behemahal ihtar göndermeye mecbur etmek gibi bir amacı da olamaz.

Konuya ilişkin görüşlerimizin açıklanmasına dönecek olursak; karşı oy sahipleri olarak, borçlunun hangi tarihte temerrüde düşmüş olduğunu değerlendirirken, sadece genel kuralın değil TBK’nın 117/2. maddesinde zikredilen “borcun ifa edileceği günün birlikte belirlenmiş olması” halinin de delil başlangıcı belge ve buna bağlı olarak ikame edilecek tanık ve diğer takdiri delillerin topluca değerlendirilmesi suretiyle ispatlanabileceği kanısındayız. Esasen bu husus, HMK’nın 202. maddesinde açıkça belirtilmiş olup belgedeki belirli vade tarihinin; belgenin düzenlendiği tarih itibariyle bir senet anlaşmasına dayalı olduğu ve bono vasfının sonradan yitirilmesinin sadece kambiyo senetlerine mahsus müracaat haklarının kullanımını engelleyen bir olgu olup senet anlaşmasının hiç yapılmamış yahut sonradan geçersiz hale gelmiş sayılmasını gerektirmeyeceği, buna bağlı olarak temel borç ilişkisinden kaynaklanan para borcunun ifa gününün, ifa uğruna düzenlenen senet üzerine dercedilmek suretiyle borç ilişkisinin taraflarınca birlikte kararlaştırıldığının kabulünü muhtemel kıldığı düşünüldüğünde, tanıklarca da doğrulanması halinde, borçlunun ayrıca ihtar çekilmesini gerektirmeyecek biçimde temerrüde düştüğü tarih olarak kabulü gerekir.

Müzakereler sırasında, belge üzerindeki belirli vade tarihinin borçlunun tek yanlı hukuki tasarrufu niteliğinde bulunduğu ileri sürülmüş olup bir an için bu görüşün kabulü halinde dahi, bu biçimde düzenlenmiş belgenin alacaklıya tevdii ve alacaklının da bu vade tarihini benimsemesi suretiyle. TBK’nın 1 ifa 11. maddeleri arasında yer verilen genel hükümler çerçevesinde bir öneri ve kabulün birleştiği, bu suretle borcun ifa gününün birlikte ve kesin olarak belirlendiğinde duraksanmamalıdır.

Tüm bu açıklamalar ışığında. HMK’nın ispat ve deliller başlığı altında sıraladığı kurallara rağmen çoğunluğun vardığı sonuca katılmak mümkün değildir. Kanaatimizce, çoğunluk tarafından benimsenen bu sonuç, korkarız ki. uygulamada da büyük güçlüklere yol açacak, temel borç ilişkisi, borcun varlığı ve miktarı bakımından delil başlangıcı ve buna bağlı olarak sunulan diğer delillerle ispat edilmiş bir alacak davasında, ikinci derecedeki bir nokta kabul edilebilecek temerrüt tarihi açısından ilave delillerin ve hatta HMK’nın 200. maddesi anlamında, sadece bu konuya ilişkin olarak bir senet ibrazı istenmesi gibi bir çelişkiye, sorunsalın ortaya çıkmasına neden olacaktır. Sözgelimi, somut bir alacak davasında, temel borç ilişkisinin inkarı halinde, kambiyo vasfını yitirmiş ve içtihaden delil başlangıcı niteliğine dönüştüğü ittifakla kabul gören belgeye dayalı olarak tanık ikame edilmesi halinde, tanığın taraflar arasın-daki borç ilişkisini ortaya koyan açıklamalarından sonra, bu ilişkiden doğan para bor-cunun miktarının ve ifa gününün taraflar arasında yapılan anlaşma ile düzenlenen kambiyo senedine dercedildiğini söylemesi durumunda, HGK’nun konuyla ilgili 20.2.2008 gün ve 3- 159/158 sayılı kararında isabetle ortaya konulan değerlendirmeler ışığında bir sonuca varılması yerine, çoğunluk görüşü doğrultusunda inşa edilen içtihadı birleştirme kararına dayalı olarak, tanığın bu yöndeki ifadesine herhangi bir kıymet izafe edilemeyecek, tanıkların senet üzerine yazılan vade tarihini birebir telaffuz etmesi gerektiği gibi bir halin varlığı aranacaktır ki, bunun ispat hukuku kuralları bakımından bir kara delik yaratması kaçınılmazdır.

Açıklanan nedenlerle, içtihatların, yukarda açıklanan ispat hukukuna ve maddi hukuka ilişkin kurallarla ve hukukun genel ilkeleriyle uyumlu bulunan Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin kararları çerçevesinde birleştirilmesi gerektiği inancında olmakla çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılamıyoruz.

KARŞI OY

2019/1 E. Sayılı İçtihadı Birleştirme kararına konu olay; zamanaşımına uğramış bonolar nedeniyle temel ilişkiye dayalı alacak davasında, bono üzerinde yer alan vade tarihinin temerrüt tarihi sayılıp sayılmayacağı hususuna ilişkindir.

Bilindiği üzere, elinde bono bulunan meşru hamil, kıymetli evraklar yönünden geçerli soyutluk ilkesi gereği borcun asıl sebebine girmeden, vadesi geldikten sonrabonoya dayalı olarak takip veya dava açabileceği gibi, temel ilişki çerçevesinde de bonoya delil olarak dayanarak alacak davası da açabilecektir. Özellikle senedin talili halinde, alacağın ispatı için hem temel ilişkinin ispatı, hem de bonoya dayanılmasında yasal bir engel bulunmamaktadır.

Bonolarda zamanaşımı süresi 6102 sayılı TTK’nın 749.maddesinde, düzenleyene (tanzim eden) karşı vade tarihinden itibaren 3 yıl. cirantalara karşı protesto tarihinden itibaren 1 yıl, cirantanın bono bedelini hamile ödemesi halinde, kendisinden önce gelen cirantalara karşı ödeme tarihinden itibaren 6 ay içerisinde zamanaşımına uğrayacaktır. Bunun dışında, sadece düzenleyenin TTK 732.maddesi uyarınca, bononun zamanaşımına uğramasından itibaren sebepsiz zenginleşmeden doğan sorumluluğu bulunmaktadır. Sebepsiz zenginleşmeden doğan sorumluluk ise. bononun zamanaşımına uğradığı tarihten itibaren 1 yıllık zamanaşımına tabidir.

Kambiyo zamanaşımına uğramış ve sebepsiz zenginleşmeden doğan dava hakkı da zamanaşımına uğramış olan bononun, tekrar kambiyo takibine veya sebepsiz zenginleşme davasına konu edilmesine yasal bir engel yoktur. Borçlu zamanaşımı def’inde bulunmadığı takdirde anılan takip ve davalar yoluyla alacağın tahsili meşru ve mümkündür. Bununla birlikte zamanaşımı def’inin ileri sürülmesi halinde davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilecektir. Ancak, alacaklının temel ilişkiye dayalı olarak dava açması ve bonoya da delil olarak dayanması halinde zamanaşımı süresi, o temel ilişki için TBK’nın 146 veya 147.madddelerindeki sözleşme tiplerindeki zamanaşımı (10 ve 5 yıllık gibi) sürelerine tabi olacaktır. Böyle bir durumda öncelikle alacaklının temel ilişkiyi ispat etmesi gerekir. Dolayasıyla, zamanaşımına uğramış bononun kambiyo vasfını tamamen kaybedeceği, hiçbir hukuki kıymetinin kalmayacağına ilişkin çoğunluk görüşüne hukuken itibar edilmesi mümkün görülmemektedir.

Alacaklının temel ilişkinin ispatında, taraflar arasında konuya ilişkin olarak düzenlenen bononun, bu davada HMK 202.maddesi uyarınca “delil başlangıcı” niteliğinde olduğu, bu niteliği itibariyle, zamanaşımına uğramış bononun temel ilişkinin ispatında kullanılacağı ve hatta bu belgeye dayalı olarak hukuki ilişkinin ispatı yönünden tanık dahi dinlenebileceği konusunda bir görüş ayrılığı yoktur, Ancak çoğunluğun görüşüne göre, borçlunun, üzerinde ödeme günü bulunan bono üzerindeki taahhüdünün bir önemi bulunmamakta, mutlaka borçlunun ayrıca ihtarname ile temerrüde düşürülmesi gerekmektedir.

TBK’nın 117.maddesinde yer alan “(1)Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer. (2)Borcun ifa edileceği gün, birlikte belirlenmiş veya sözleşmede saklı tutulan bir hakka dayanarak taraflardan biri usulüne uygun bir bildirimde bulunmak suretiyle belirlemişse, bu günün geçmesiyle: haksız fiilde fiilin işlendiği, sebepsiz zenginleşmede ise zenginleşmenin gerçekleştiği tarihte borçlu temerrüde düşmüş olur. Ancak sebepsiz zenginleşenin iyi niyeti i olduğu hallerde temerrüt için bildirim şarttır” şeklindeki düzenleme uyarınca, muaccel (istenebilir) hale gelmiş bir borç yönünden borçlunun temerrüde düşürülebilmesi için kural olarak borçluya ihtarname göndermek gerekir. Ancak, alacaklı ve borçlu borcun ifa edileceği gün konusunda anlaşmışlar ise o günün geçmesiyle kendiliğinden borçlu temerrüde düşecektir. Çoğunluk görüşünün savunucusu 19.Hukuk Dairesi sayın daire sözcüsü ve görüş bildiren bir kısım üyeler, davadan önce temerrüt için mutlaka vade konusunda her iki tarafın imzaladığı yazılı bir belgenin varlığına veya alacaklının gönderdiği ihtarnameye ihtiyaç olduğunu savunmaktadırlar. Oysa muaccel hale gelmiş borçlar yönünden bu görüş hukuki açıdan isabetli değildir. Zira Kanunda açıkça “borcun ifa edileceği gün birlikte belirlenmişse” tabirini kullanmaktadır. Zamanaşımına uğramış bono “delil başlangıcı” niteliğinde yasal bir delil olduğuna ve bu belgenin temel ilişki kapsamında borçlu tarafından imzalanarak davacıya verilen bir belge olduğuna göre, borçlunun ödeme tarihi konusunda açık taahhüdü ve alacaklının da bu belgeyi alıp kabul etmesi nedeniyle Kanunda aranan “İFA GÜNÜNÜN BİRLİKTE BELİRLENMESİ” koşulunun oluştuğu ve o günün geçmesiyle borçlunun kendiliğinden temerrüde düştüğünün kabulü gerekir.

Çoğunluk görüşünü savunan 19.Hukuk Dairesi’nin esasen bu kabulüyle, yine bizzat anılan daire tarafından verilen diğer kararlar arasında çelişki bulunmaktadır. Söz gelimi Dairenin, sadece bir yıl önce verdiği, 17.10.2018 tarih ve 2016/20267 E. – 2018/5053 K. sayılı ilamında, zamanaşımına uğramış bono nedeniyle temel ilişkiye dayalı olarak açılan itirazın iptali davasında, “Davacı ile davalı arasında temel ilişki bulunmaktadır. Zamanaşımına uğramış bono yazılı delil başlangıcı niteliğinde olup, temel ilişki her türlü delille ispatlanabilir. Davalı, davacı ile aralarında temel ilişki bulunduğunu, mal aldığını ancak bono bedeli kadar mal almadığını aldığı malların bedelimi ödediğini savunmuş olup, bu durumda taraflar arasındaki temel ilişkinin varlığı tartışmasız, uyuşmazlık konusu bono bedeli kadar mal alınmadığının anlaşmaya aykırı doldurulduğunu ispat yükümlülüğü davalıya aittir” demek suretiyle, esasen zamanaşımına uğramış bono üzerindeki “alacaklı adı, borçlu adı. tanzim tarihi, borç miktarı” gibi diğer bilgilerin tamamını karineten doğru saymakta ve borçluya aksini İspat yükümü yüklemekte, ancak “ödeme günü (vade)” hususundaki bilgiyi yok saymak suretiyle kanımca açık bir çelişkiye düşmektedir. Oysa 11.Hukuk Dairesinin yaklaşımı, tutarlı ve isabetli bir şekilde, vade tarihi de dahil bono üzerindeki tüm bilgilerin karineten doğru sayılması gerektiği yönündedir.

Müzakereler sırasında çoğunluk görüşünü savunan bir kısım Daire sözcüsü konuşmacılar tarafından, alacaklının yıllarca bonoya dayalı alacağını takip etmeyerek keyfi dayanarak bonoyu zamanaşımına uğrattığı, 5-6 yıl sonra gelerek borçludan alacağını dava edip bir de bono üzerinde yer alan vade tarihinden itibaren faiz talep etmesinin hakkaniyete uygun düşmediği savunulmuş ise de bu görüşte de hukuki bir temel bulunmamaktadır. Öte yandan, hakkaniyet yönünden de tam tersi, borçlunun mağduriyetinden söz edilemeyecektir. Zira çeşitli sebeplerle yıllarca borcunu ödememiş borçlunun, sabit bir ödeme gününün varlığına rağmen, bir de faiz yükünden kurtarılmasının, alacaklının da bu kanuni hakkından mahrum bırakılmasının hakkaniyetle bağdaşır yönü bulunmamaktadır.

İçtihadı birleştirmeye konu görüşler, daha çok 6762 sayılı TTK zamanında yaşanan ihtilaflarla ilgili olup, çoğunluk görüşüne göre ulaşılan sonuç, 6102 sayılı TTK döneminde getirilen yeni temerrüt hükümlerinin gelecekteki uygulamasını da olumsuz etkileyecek niteliktedir. Şöyle ki;

6102 sayılı TTK’nın 1530.maddesinde yer alan “(4) Sözleşmede ödeme günü veya süresi belirtilmemişse veya belirtilen süre beşinci fıkraya aykırı ise, borçlu aşağıdaki sürelerin sonunda ihtara gerek kalmaksızın mütemerrit sayılır ve alacaklı faize hak kazanır: a) faturanın veya eş değer ödeme talebinin borçlu tarafından alınmasını takip eden otuz günlük sürenin sonunda” şeklindeki düzenleme uyarınca, temel ilişkinin tedarik sözleşmesi olduğu durumlarda, bono üzerindeki tarih sabit ödeme günü olarak kabul edilmediğinde, faturanın tebliğinden itibaren 30 günün geçmesiyle temerrüt gerçekleşmiş sayılacaktır. Bu durumda İBK ile ulaşılan sonuç karşısında, faturadan çok daha ileri tarih taşıyan bono üzerindeki ödeme gününe, keza borcun asıl miktarına itibar edilemeyecek, bononun delil başlangıcı niteliğindeki delil değeri dahi kalmayacak, kısaca borçlunun daha da aleyhine bir hüküm ve sonuç doğuracaktır. Oysa, vade tarihi de dahil bonodaki bilgilerin tamamına değer ve önem verilseydi, faturada ne yazarsa yazsın, tebliğ edilmiş olsun veya olmasın, vadenin faturanın tebliğinden 30 gün sonra değil, zamanaşımına uğramış bonoda yer alan ileri tarihte temerrüdün gerçekleştiği kabul edilecekti. Ancak İBK ile ulaşılan sonuç karşısında, bono üzerindeki ileri tarihli vadeye değer verilmeyeceğine göre, faturadan 30 günden sonra temerrüdü başlatacak, böylelikle bir yerde İBK. TTK 1530/4.maddesini değiştirecek bir sonuç doğurabilecektir.

Yargıtay 15.Hukuk Dairesi adına görüş bildiren bazı üyelerin de tüm kaygısının, dairenin görev alanına giren eser sözleşmeleri yönünden, özellikle ayıplı ve eksik eser teslimi hallerine ilişkin olarak, bono üzerindeki tarihin kabulü halinde haksız sonuçların doğacağına ilişkindir. Oysa 6098 sayılı TBK yönünden, temerrütten bahsedebilmek için bir borcun muaccel olması ön koşuldur. Dolayısıyla, temel ilişki kapsamında alacaklının karşı edimi isteyebilmesi için kendi edimini yerine getirmesi gerekir. Diğer bir anlatımla, bir eser meydana getirmek üzere anlaşılan müteahhite verilen bononun temel ilişki kapsamında tahsilinin talep edilebilmesi için, müteahhidin eseri eksiksiz ve ayıpsız şekilde teslim ettiğini kanıtlaması gerekir. Aksi takdirde, sırf bononun üzerinde tarih var denilerek o tarihten itibaren temerrüdün gerçekleştiğini söylemek mümkün değildir. Kanımca 15.Hukuk Dairesinin yaklaşımı isabetli değildir. Zira, temel ilişki kapsamında bonoda yer alan alacak dava veya takipten önce ayrıca ihtarname ile istenmiş olsa bile, şayet müteahhit eksik veya ayıplı teslimde bulunmuş ise, bu ihtarname ile dahi borçlunun (iş sahibinin) temerrüde düştüğünden söz edilemez.

O nedenle, 11.Hukuk Dairesi TBK 117 doğrultusunda, muaccel (istenebilir) hale gelmiş alacaklar yönünden, bono üzerindeki tarihin kesin vade tarihi olduğunu kabul etmektedir. Oysa, 15.Hukuk Dairesi, mütehhidin tamamen ayıpsız ve eksiksiz eseri teslimi, iş sahibinin ise bonodaki vade tarihinde borcunu ödememesi ve sürekli borcu ertelemesi sonucu zamanaşımına uğrayan bononun varlığı halinde alacaklının mağduriyetini önleyecek bir çözüm sunmamaktadır.

Andan nedenlerle, 11.Hukuk Dairesinin görüşleri doğrultusunda, vadeden önce muaccel olmuş borçlar yönünden, zamanaşımına uğramış bono üzerindeki vade tarihinin temel ilişkiye dayalı alacak davalarında da aksi ispat edilinceye kadar ve karineten kesin vade tarihi olduğu, bu günün geçmesiyle borçlunun kendiliğinden temerrüde düşmüş sayılması gerektiği düşüncesinde olduğumdan, İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu sayın çoğunluğunun, temerrüt için ayrıca İhtar şartı arayan düşüncesine katılmıyorum.

KARSI OY
İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu önüne gelen içtihat uyuşmazlığının konusu özetle, zamanaşımına uğrayan bono senedinde yazılı vade tarihinden itibaren ayrıca ihtar gönderilmesine veya takiop yapılmasına gerek olmaksızın temerrüt faizi istenip istenmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Dolayısıyla içtihadı birleştirmenin konusu poliçe ve çek gibi diğer kambiyo senetlerini kapsamadığından emre yazılı senet bir başka deyişle bono esas alınarak konunun değerlendirilmesi gerekmektedir. Türk Ticaret Kanunu’nun 776. maddesinde bono tanımlanmış ve 778. maddesinde bononun niteliğine aykırı düşmedikçe poliçe hakkında yapılan düzenlemelerden bono hakkında uygulanacak hükümler de atıf yoluyla belirlenmiştir.

Kambiyo senetlerinin bazı temel özellikleri vardır. Bu özellikleri kısaca belirtmek gerekirse;

– Kayıtsız şartsız borç ikrarını havidir. Bir miktar paranın ödenmesi kaydını içerir.

– İbraz senetleridir. Ödeyecek kişiye ibrazı zorunludur.

– Tedavül kabiliyeti vardır. Ciroyla yoluyla kolayca el değiştirir.

– Mücerretlik ilkesi gerçerlidir. Temel ilişkiden bağımsız olarak alacak ileri sürülebilir.

– TTK’da sıkı şekil şartlarına bağlıdır.

– Kanunen emre yazılı senetlerdir.

– İmzaların bağımsızlığı ilkesi vardır.

– Kamu güvenine mazhar seneplerdir.

– Türkiye’nin de katıldığı Cenevre Konvansiyonu anlaşmaları çerçevesinde uluslararası niteliktedir.

– Özel takip usulleri vardır. İcra İflas Kanunumda kambiyo senetlerine dayalı haciz veya iflas yoluyla icra ve iflas takibi yapılması mümkün olduğu gibi adi takiplerden farklı olarak icra takibine itiraz ile takibin durması söz konusu olmadığı gibi adi takipten farklı olarak özel nitelikli borcun ödenmesi ve itiraza ilişkin özel düzenlenmiş süreler söz konusudur. Bir kambiyo senedinin düzenlendiği durumda taraflar arasında iki ayrı borç ilişkisi meydana gelir. Bunlarda ilki, senedin düzenlenmesine neden olan bir başka deyişle senedin İhdas nedeni olarak gösterilen ve borç doğuran belirli bir sebebe dayalı asıl borç ilişkisi, ikincisi İse kambiyo hukukundan kaynaklanan ve asıl sebebpten mücerret olan senetle birlikte ileri sürülebilen kambiyo hukuku ilişkisidir. (Prof, Dr. F. Ö. K.li Evrak Hukuku 2. Bası sf. 376 ve devamı (Nitekim Türk Borçlar Kanunu’nun 133. maddesinde “(1) Yeni bir borçla mevcut bir borcun sona erdirilmesi, ancak tarafların bu yöndeki açık iradesi ile olur. (2) Özellikle mevcut borç için kambiyo taahhüdünde bulunulması veya yeni bir alacak senedi ya da yeni bir kefalet senedi düzenlenmesi, tarafların açık yenileme iradeleri olmadıkça yenileme sayılmaz.” hükmü yer almaktadır. Bu hükme göre mevcut bir borcun ödenmesi kapsamında bir kambiyo senedi düzenlenerek alacaklıya verildiği takdirde eski borç varlığını korumakta ama kambiyo senedinden kaynaklı yeni bir borç ilişkisi doğmaktadır. Mevcut bir borç için kambiyo senedi düzenlenmiş olması ödeme yerine geçmemekte, bir başka deyişle ifa yerine kaim olarak verilmektedir. Bu şekilde temel ilişkiden kaynaklanan borç ile kambiyo İlişkisinden kaynaklanan talep hakları arasında birbirine paralel ve aynı yönde olmaları nedeniyle hakların yarışmasından söz etmek mümkündür. Bu kapsamda alacaklı dilerse kambiyo senedi ilişkisine dayalı olarak, dilerse temel ilişkiye dayalı olarak alacağını talep etme olanağına sahiptir. Ancak borçlu borcu bir kez ödemekle borcundan kurtulacaktır. Kambiyo senetlerinin sıkı şekil şartlarına bağlı olması yanında bu senetlerden doğan hakların talep edilmesi bakımından da sıkı şekil şartları söz konusudur. Uyuşmazlık konusu olan bonolar bakımından TTK’nın 778. maddesi atfıyla bonolarda da uygulanması gereken TTK’nın 749 ve 751. maddeleri gereğince bono vadenin geldiği tarihten itibaren üç yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Zamanaşımına uğrayan bono kambiyo senedi niteliklerini ve kambiyo hukukundan kaynaklı ayrıcalıklı ve özel takip usulleri ve kambiyo hukuku özelliklerinden kaynaktı hakları yitirir.

Ancak kambiyo senedi özelliklerinin yitirilmesi senedin temel ilişkiye dayalı talep halinde senet ve belge olarak değerini yitirmesi sonucunu doğurmaz. Bir belgenin delil olması bakımından Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 22.02.1971 tarih 1970/12331 Esas, 1971/1572 Karar sayılı ilamında belirtildiği üzere “Delillerin zaman geçmekle ispat güçlerini yitirmeleri diye bir durum yasalarda söz konusu olmadığından kambiyo senedinden asıl borç ilişkisinin ispatı konusunda her zaman yararlanılabileceği tabiidir. “İçtihadı birleştirme konusu olan uyuşmazlıkta Yargıtay daireleri arasında bononun zamanaşımına uğraması nedeniyle kambiyo hukukundan kaynaklanan talep haklarının yitirildiği konusunda bir uyuşmazlık söz konusu değildir. Kaldıki, zamanaşımına uğrayan bononun yazılı detil başlangıcı olarak kabul edileceği ve zamanaşımına uğrayan bonoya yazılı delil başlangıcı olarak dayanmak suretiyle tanıkta dahil her türlü delille temel ilişkinin ispatı suretiyle alacağın tahsil edilebileceği konusunda bir uyuşmazlık söz konusu değildir. Uyuşmazlığın temel konusu bonolarda yazılı vade tarihinin 6098 sayılı TBK’nın 117/1. maddesi gereğince kesin bir vade kabul edilmeyerek temerrüt faizi isteyebilmek için alacaklının borçluya ihtar göndermesinin zorunlu olup olmadığı veya aynı yasanın 117/2. maddesi gereğince bonoda yazılı vadenin taraflarca borcun ifa edileceği günün birlikte kararlaştırılması sayılıp sayılmayacağı noktasında toplanmaktadır. Dolayısıyla içtihadı birleştirme konusu uyuşmazlıkta zamanaşımına uğrayan senedin kambiyo senedi niteliğini yitirdiği konusunda herhangi bir görüş ayrılığı bulunmadığından, içtihat konusu uyuşmazlığın çözümünde artık 6102 Türk Ticaret Kanunu hükümleri bir yana bırakılarak temel ilişki bakımından 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, ispat hukuku bakımından da 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri esas alınarak değerlendirme yapılması gerekecektir. Yukarıda belirtildiği üzere kambiyo senedine dayanılması halinde kambiyo hukukundan kaynaklanan mücerret borç ilişkisi yanında belirli bir sebebe bağlı temel borç ilişkisine dayalı talepte bulunulabileceği, bu durumda hakların telahuku (yarışması) söz konusu olduğu, kambiyo senedi zamanaşımına uğramış olsa dahi buna delil olarak dayanılabileceği delillerin zamanaşımına uğraması diye bir durumun yasalarımızda mevcut olmadığı belirtilmişti. Bu kapsamda zamanaşımına uğrayan bononun temel ilişki bakımından ve ispat hukuku açısından delil değeri üzerinde durulması gerekmektedir. Bu belgenin delil değeri değerlendirildikten sonra temel ilişki bakımından Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen temerrüt hükümlerinin uygulanmasında bu belgeden nasıl yararlanılabileceği açıklanmaya çalışılacaktır. 6100 sayılı HMK’nın 199. maddesinde belge tanımına yer verilmiştir. Bu tanıma göre “Uyuşmazlık konusu vakaları ispata elverişli yazılı veya basılı metin, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları bu Kanuna göre belgedir.” Belge tanımının yapılmış olmasına karşılık HMK’nın 200 ve 201, maddeleri ile 205. maddelerinde senetle ilgili düzenlemeler yapılmış ancak senedin açık bir tanımına yer verilmemiştir. Buna karşılık HMK’nın 202/2. maddesinde delil başlangıcı tanımlanmıştır. Bu tanıma göre delil başlangıcı “İddia konusu hukuki işlemin tamamen İspatına yeterli olmamakla birlikte, söz konusu hukuki işlemi muhtemel gösteren ve kendisine karşı ileri sürülen kimse veya temsilcisi tarafından verilmiş veya gönderilmiş belgedir.” Bu tanımlardan yararlanılmak suretiyle doktrinde senet kısaca bir kimsenin bir hukuki işlemin ispatı İçin kendi aleyhine hazırladığı veya sonuç doğuran yazılı bir belge olarak tanımlanmıştır. Hatta senetteki beyanın mutlaka aleyhe delil oluşturma amacıyla yapılmasının gerekli olmadığı, senet olarak yazılması düşünülmeyen örneğin imzalı bir mektuptaki bir beyanın da o mektubu yazan kişi aleyhine senet olarak kabul edilebileceği belirtildikten sonra senedin dört temel unsuru olduğu bunların

– senedin bir cisim üzerinde olması (Tahta, bez, kağıt vs.)

-Yazı ile yazılmış olması,

– Bir irade beyanı (hukuki işlem) içermesi,

– Düzenleyen kişiye aidiyet bakımından imzasının bulunması olarak sayılabilecektir. (Pekcanıtez Usul, Medeni Usu) Hukuku, Cilt 2, Sayfa 1771 ve devamı) Bu kapsamda aralarında temel ilişki bulunan keşideci ve lehtar arasındaki bono zamanaşımına uğramış olsa dahi yukarıda yer verilen tanıma ve senedin unsurlarına göre HMK’nın 200, 201 ve 205. maddelerinde yer alan adi senedin tüm unsurlarını taşımaktadır.

HMK’nın 205/1. maddesi gereğince imzası ikrar edilen adi senetler aksi ispat edilmedikçe kesin delil sayılır. Zamanaşımına uğrayan bonoda kambiyo hukukundan kaynaklanan talep hakları yitirilmiş ise de aralarında temel ilişki bulunan keşideci ve lehtar bakımından senette hem imza hem de “ödeyeceğim” şeklinde bir irade açıklamasının varlığı, bu irade açıklamasının bir kağıt üzerinde olması ve yazılı olması gibi tüm unsurlar bulunmaktadır. Bu durumda bu belgenin HMK anlamında adi senette bulunması gereken tüm unsurları taşıması nedeniyle adi senet olarak kabul edilmemesi hukuken savunulabilecek bir düşünce değildir. Yasanın açıkça adi senet olarak kabul ettiği tüm unsurları taşıyan bir belgenin yargısal kararlarla senet sayılmaması düşünülemez. Türk Ticaret Kanunu’nda zamanaşımına uğrayan senedin adi senet dahi sayılmayacağına ilişkin her hangi bir yasal düzenleme yoktur. Kaldıki adi senet haline dönüşen bu belge Türk Ticaret Kanunu’nun düzenlediği kambiyo senedi alanından çıkmış HMK’da düzenlenen adi senet haline dönüşmüştür. Dolayısıyla alacaklının zamanaşımına uğrayan bonoda yukarıda açıklandığı üzere hakların yarışması kapsamında temel ilişkiye dayalı olarak bu senede delil olarak dayanması suretiyle hakkını ispat etmesi mümkündür. Zira adi senet yasa gereği aksi ispatlanıncaya kadar kesin delildir. Diğer yandan, kanun koyucu zamanaşımına uğrayan bonolarda zamanaşımına uğramış olmasına rağmen bu bonoya bir değer atfederek TTK’nın 818 maddesi atfıyla TTK’nın 732. maddesinin bonolarda da uygulanacağını kabul etmiş bu maddeye göre zamanaşımı sebebiyle bonodan kaynaklanan kambiyo hukukundan kaynaklı haklar düşmüş bir başka deyişle yitirilmiş olsa dahi sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre hamilin keşideciye karşı başvurabileceği kabul edilmiştir. Bu düzenlemenin sebebi hamil ile keşideci arasında Türk Boçlar Kanunu anlamında ileri sürülebilecek ve ispat edilebilecek bir temel ilişkinin bulunmamasıdır. A.nda kanun kendi sistematiği İçerisinde aralarında temel ilişki bulunan keşideci ve lehtar ile ciro silsilesinden birbirini takip eden cirolar yapan cirantalar yönünden temel ilişkiye dayalı alacak talebi saklı tutulmuş ancak diğer yandan temel ilişki bulunmayan hamili korumak amacıyla TTK’nın 732. maddesinde düzenlenen sebepsiz zenginleşme hükümlerinden yararlanma olanağı getirilmiştir. Zira hamilin kendinden önceki ciranta ile temel ilişki olmasına karşılık senedi düzenleyen keşideci ile arasında hukuken dayanabileceği temel bir borç İlişkisi bulunmadığından kanun koyucu hamilin haklarını korumak ve keşidecinin sebepsiz zenginleşmesini ve ödeme borcundan sebepsiz yere kurtulmasını önlemek amacıyla TTK’nın 732. maddesinde ki yasal imkanı getirmek suretiyle zamanaşımına uğrayan senette keşideciye başvurma olanağı getirmiştir. Ancak yukarıda belirtildiği üzere kambiyo senetleri ciro ve tedavül kabiliyeti olan senetlerdir. Aralarında temel ilişki bulunmayan hamil ile hamilden önceki cirantalar ve lehtar arasında senedin ciro edilmesi sırasında gerek tam ciro gerekse beyaz ciro suretiyle senedin devri mümkün ve bir irade açıklaması mevcut ise de bu irade açıklamasının senedin lehtarı ve keşidecisi arasındaki irade açıklamasıyla aynı mahiyette olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Senedin önyüzünde “….TL’yi… tarihinde ödeyeceğim…” şeklindeki İrade beyanına karşılık, senedin arkayüzünde “….. ödeyiniz” şeklinde irade açıklaması veya beyaz ciroda olduğu gibi sadece imza bulunmaktadır. Ancak senedin önyüzü ile arkayüzünü birbirinden bağımsız olarak değerlendirmek mümkün değildir. Özellikle senedin devredildiğini gösteren cirolar senedin arkayüzünün yeterli gelmemesi halinde senede ekli alonj üzerine yapılır. Senede ekli alonj senet ile bir bütün olarak değerlendirilir. Bu senet kambiyo senedi niteliğini kaybederek senet metnindeki hukuki ilişkilere kambiyo hukuku İlkeleri uygulanmak kabiliyetini kaybetmiş olsa dahi senet arkasındaki ciro isim ve İmzalarının HMK’nin 199 ve 202. maddeleri kapsamında belge ve delil başlangıcı olarak ispat hukuku açısından değerini yitirdiği ve hiç bir anlamı olmadığı düşünülemez. Senet üzerindeki vade tarihi ve bedel esas alınmak suretiyle senette ismi bulunanlar yine kendi aralarındaki temel ilişkiye dayalı olarak bir borcun ifası veya ifa yerine kaim olmak üzere senedi ciro etmektedirler. Bu nedenle örneğin, ayrı bir irade açıklaması olmadığı sürece senedin önyüzünde 10.000.00 TL yazılı iken senedin başka bir bedelle devredildiği ileri sürülemeyecektir. Cironun hukuki niteliği konusunda havale teorisi, icap teorisi, şart teorisi gibi klasik teoriler mevcut ise de son dönemde daha çok savunulan modem görüşlerde; ciro tıpkı temlik ve teslimde olduğu gibi senedin verildiği şahsın bir şarta bağlı olmayan İktisabına imkan vermektedir.

Ciro, ciro edenin haklarının ciro olunana geçmesini sağlamaktadır. Kambiyo senedi niteliğinin yitirilmesi nedeniyle senetteki cirolar kambiyo hukuku ilkelerine sahip olmasada Türk Borçlar Kanunu’nda ki alacağın temliki hükümlerinin kıyas yoluyla uygulanması mümkündür. Nitekim TTK’nın 690. maddesindeki “ödememe protestosundan veya protestonun düzenlenmesi için öngörülen sürenin geçmesinden sonra yapılan cironun alacağın temliki hükümleri sonucunu doğuracağı” hükmü kıyasen uygulanarak bu belgenin adi senet olarak kabulü durumunda cirolar alacağın temliki hükümleri gereğince alacak konusu adi senedin kimden kimlere ne şekilde devredildiğini gösterir niteliktedir. Dolayısıyla aslında devredilen senedin önyüzündeki miktar ve vadeyi de İçeren hakkın da devredilmiş olduğunun kabulü gerekir. Elbetteki bu devir kambiyo senedinde ki gibi herkese karşı ileri sürülebilecek kamu güvenini haiz kambiyo hukuku ilkelerinin uygulandığı bir devir değildir. Bu devrin kambiyo hukuku gereğince yapılan devirden farkı alacağın temliki hükümlerinin uygulanması halinde kişisel defilerin temlik alana karşı ileri sürülebilmesidir. Dolayısıyla bu devri geçersiz saymak mümkün olmadığı gibi alacağın temliki hükümlerine göre yapılan devir, alacaklı ve borçlu arasında kişisel defilerin ileri sürülmesi olanağını tanır. Bu nedenle zamanaşımına uğrayan senedin Yargıtay içtihadı birleştirme görüşmelerine konu daire kararlarında olduğu üzere hamil ile diğer cirantalar ve keşideci arasında yanı temel ilişki bulunmayan hallerde delil başlangıcı olarak kabulü söz konusu olacaktır. HMK’nın 202/2. maddesinde belirtildiği ve senedin önyüzünde yer aldığı üzere bir hukuki işlemi muhtemel gösteren ve kendisine karşı ileri sürülen kimse tarafından imzalanmış ve verilmiş bir belge söz konusudur. Zira bu durumda tanık dahil her türlü delil ile senedi elinde bulunduran kişi bu senede, HMK’nın 202. maddesi gereğince delil başlangıcı olarak dayanmak suretiyle diğer delillerle alacağını ispat olanağına sahip olacaktır. Zamanaşımına uyğrayan bonoya delil başlangıcı olarak dayanılması durumunda Yargıtay daire kararlarında belirtildiği üzere zamanaşımına uğrayan bonodaki miktar, temel ilişkinin ispatı halinde geçerli kabul edilmektedir. Senette yazılı miktarın temel ilişkinin ispatı halinde benimsenmesi ve geçerliliği kabul edilirken, vadenin geçersiz olarak kabul edilmesinin hukuki açıdan yasal bir dayanağı olmadığı gibi mantıklı bir izahı da yoktur. Dolayısıyla konunun Türk Borçlar Kanunu’ndaki temel borç ilişkisine ilişkin kurallar ve HMK’daki ispat hukuku kuralları çerçevesinde değerlendirilmesi gerekecektir. Bu noktada kambiyo senedi ile adi senedi aynı hükümlere tabii tuttuğumuz sonucu çıkarılmamalıdır. Zira kambiyo senedinde senedi elinde bulunduran bu senedin alacaklısı sayılır ve kambiyo senedinin ödenmesinde uygulanacak kurallar bakımından TTK’nın 709. maddesinde açık düzenleme yapılmıştır. “(1) Muhatap, poliçeyi öderken hamil tarafından bir ibra şerhi yazılarak poliçenin kendisine verilmesini isteyebilir. (2) Hamil kısmi ödemeyi reddedemez. (3) Kısmi ödeme hâlinde muhatap bu ödemenin poliçe üzerine yazılmasını ve kendisine bir makbuz verilmesini isteyebilir.” bu hükme göre senedi elinde bulunduran alacaklı olarak kabul edilecek ve bu alacağını müracaat borçlarının tamamına karşı ileri sürebilecektir hatta keşideci kısmi ödeme yapmış ve TTK’nın 709, maddesi gereğince kısmi ödemeyle ilgili senet üzerine her hangi bir ibare yazılmamış ise bu iyi niyetli hamile karşı ileri sürülemeyecektir. Halbuki adi senetler bakımından alacağın varlığı ancak temel ilişki bulunan kişiler arasında ve her türlü kişisel defi de ileri sürülmek suretiyle tartışılacaktır. Senet ile sözleşme kavramını birbiri ile karıştırmamak gerekir. Senet 6100 sayılı HMK’da düzenlenen bir ispat aracı olan ve unsurları HMK hükümlerine göre belirlenen, karşı tarafın imzasını içermesi gerekmeyen sadece imzalayanın aleyhine sonuç doğuran belge iken, Türk Borçlar Kanunu’nun 1. maddesine göre; sözleşme tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirlerine uygun olarak açıklamalarıyla kurulan bir hukuki ilişkidir. Dolayısıyla TBK’nın 3. maddesi gereğince taraflardan birinin önerisi ve bu önerinin diğer tarafça kabulü ile oluşur. Senette senet alacaklısının imzası gerekmediğinden senedi düzenleyen senedi üzerinde yazılı vade tarihinde ödeyeceğini kabul etmekte senedin lehdarıda senette yazılı vade tarihinde borcun ödeneceği konusunda ki alacaklı kabulünü benimsemektedir. Yine senedi ciro yoluyla devralanlar senetteki miktar ve vade tarihinde ödeneceği konusunda karşı tarafa imzalayarak senedi vermekle senedin önyüzündeki vade ve miktarı da benimsemiş ve kabul etmiş sayılmalıdır.

Türk Borçlar Kanunu’nun 117/2. maddesinde borcun ifa edileceği günün taraflarca birlikte belirlenmesi halinde belirlenen günün geçmesi ile temerrüdün oluşacağı kabul edilmiştir. Zamanaşımına uğrayan bono gerek senet aralarında temel ilişki ve irade açıklaması bulunan keşideci ve lehtar arasındaki davada delil olarak sunulmuş olması nedeniyle HMK hükümlerine göre kesin delil niteliğinde adi senet sayılmış olsun, gerekse delil başlangıcı olarak kabul edilerek, temel ilişki diğer delillerle ispatlanmış olsun üzerinde yazılı vade tarihi, Türk Borçlar Kanunu’nun 117/2. maddesi gereğince senet borçlusu ile senet alacaklısı arasında kararlaştırılmış ve temliklerle sonraki halefleri de ve bu belgeye dayalı hak iddia edenleri de etkileyen, onların da yararlanabileceği kesin bir vadeyi içerdiğinden borçlunun ayrıca ihtar ile temerrüde düşürülmesine gerek olmaksızın üzerinde yazılı vade tarihinden itibaren temerrüt faizi istenebilecektir. Bu nedenlerle sayın çoğunluğun aksi yöndeki görüşlerine katılmıyorum.

YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME HUKUK GENEL KURULU 25.12.2019 T. E: 1, K: 8

Süresinde bankaya ibraz edilmeyen çeke dayalı takip yapılamaz, madde 68 belgesi sayılamaz, itirazın kaldırılması açılamaz.

Süresinde bankaya ibraz edilmeyen çek adi havale hükmündedir. Kambiyo takibi yapılamaz. Sadece

  1. sebepsiz zenginleşme hükümleri (2 ve 10 yıllık zamanaşımı unutulmamalı)
  2. Aradaki temel ilişkiye

dayanarak istenmesi mümkündür.

Genel hükümlere göre yapılacak incelemede (itirazın iptali davası) taraflar arasında ticaret varsa ticari defterler getirilerek bilirkişi incelemesine tabi tutulmalıdır.

İSPAT YÜKÜ: İspat yükü, sebepsiz zenginleşmediğini ortaya koyma görevi yüklenilen keşideci üzerindedir.

Dava konusu çekin süresinde ibraz edilmemesi nedeniyle borçtan kurtulan keşideci, temel ilişki nedeniyle sebepsiz zenginleşmediğini ispatlaması halinde sorumluluktan kurtulur. T.C YARGITAY 11. Hukuk Dairesi Esas: 2005 / 5638 Karar: 2006 / 5707 Karar Tarihi: 15.05.2006

KAYNAK: SİNERJİ MEVZUAT

T.C YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2017/ 5303 Karar: 2017 / 10369 Karar Tarihi: 11.09.2017

ÖZET: Takip dayanağı olan çeklerde, süresinde muhatap bankaya ibraz edildiklerine ilişkin ibraz kaşeleri bulunmadığından ve dolayısıyla alacaklı müracaat hakkını kaybettiğinden, borçlu hakkında kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takip yapılamayacağı gibi, dayanak belge bu hali ile adi havale vasfını taşımakta olup borç ikrarını içeren nitelikte belge sayılamayacağından, başka bir anlatımla, kanunda belirtilen belge mahiyetinde de olmadığından alacaklının sözü edilen belgeye dayalı olarak icra mahkemesinde itirazın kaldırılmasını istemesi mümkün değildir. O halde, mahkemece, istemin reddi gerekir.

(2004 S. K. m. 68) (6102 S. K. m. 796, 808, 809)

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

Alacaklı tarafından borçlu aleyhine çeke dayalı olarak genel haciz yolu ile ilamsız takip başlatıldığı, ödeme emrinin tebliği üzerine borçlu vekilinin süresinde borca itirazı ile duran takibin devamını sağlamak amacıyla, alacaklının itirazın kaldırılması talebiyle icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece, talebin kabulüyle itirazın kaldırılmasına karar verildiği görülmektedir.

İİK’nun 68/1. maddesi gereğince; talebine itiraz edilen alacaklının takibi, imzası ikrar veya noterlikçe tasdik edilen borç ikrarını içeren bir senede yahut resmi dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya belgeye müstenitse, alacaklı itirazın kaldırılmasını isteyebilir.

6102 sayılı TTK’nun 808/1-b maddesi gereğince; çekin süresinde muhatap bankaya ibraz edildiği (ibraz günü de gösterilmek suretiyle), çekin üzerine yazılmış olan tarihli bir beyanla tespit edilmelidir. Aksi takdirde alacaklı müracaat hakkını kaybeder. Yine aynı Kanunun 809/1. maddesi gereğince de; çekin, ibraz müddeti içinde muhatap bankaya ibrazı, protesto veya buna denk işlemle belirlendiği takdirde, yasal şekilde ibraz edildiğinin kabulü gerekir.

Somut olayda, takip dayanağı olan 31/03/2015 ve 31/05/2015 keşide tarihli çeklerde, süresinde muhatap bankaya ibraz edildiklerine ilişkin ibraz kaşeleri bulunmadığından ve dolayısıyla TTK.nun 796. ve 808. maddeleri gereğince, alacaklı müracaat hakkını kaybettiğinden, borçlu hakkında kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takip yapılamayacağı gibi, dayanak belge bu hali ile adi havale vasfını taşımakta olup borç ikrarını içeren nitelikte belge sayılamayacağından, başka bir anlatımla, İİK.nun 68/1. maddesinde belirtilen belge mahiyetinde de olmadığından alacaklının sözü edilen belgeye dayalı olarak icra mahkemesinde itirazın kaldırılmasını istemesi mümkün değildir.

O halde, mahkemece, istemin reddi gerekirken kabulü ile itirazın kaldırılması yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

Sonuç: Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366. ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.09.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi. (¤¤)


T.C YARGITAY 11.Hukuk Dairesi Esas: 2005/ 5638 Karar: 2006 / 5707 Karar Tarihi: 15.05.2006

ÖZET: Davalı taraf, dava dışı bu şirketle uzun yıllardır ticari ilişkisi olduğunu belirttiğine göre, davalı şirket ve dava dışı şirket kayıtlarında bilirkişi incelemesi yaptırılarak muaccel başka bir alacak olmadığı saptandığı takdirde bu ödemelerin dava konusu çek karşılığında yapıldığının kabul edilmesi gerekirken, ispat külfeti davacıya yüklenerek ve araştırma yapmadan çek bedelinin dava dışı şirkete ödendiği kabul edilerek eksik incelemeyle davanın reddi doğru görülmemiştir.

(6762 S. K. m. 644)

Dava: Taraflar arasında görülen davada B. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen 12.05.2004 tarih ve 2003/72 – 2004/197 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi D.Ç. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Davacı vekili, müvekkilinin hamili olduğu 18.07.2001 tarih ve 11.500.000.000.TL bedelli hamiline yazılı çekin davalının oyalaması nedeniyle zamanaşımına uğradığını, davalı keşidecinin çek bedeli kadar sebepsiz zenginleştiğini ileri sürerek TTK’nun 644. maddesi gereğince çek bedelinin keşide tarihi olan 18.07.2001 tarihinden itibaren işleyecek ticari faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı şirket temsilcisi, davacı ile arasında sebepsiz zenginleşmeye yol açacak bir ilişkinin bulunmadığını, dava konusu çeki uzun yıllardır ticari ilişkisi olduğu dava dışı … Pazarlama Demir Çelik San. ve Tic. Ltd. Şti’ne satın aldığı 38.100 kg demir karşılığında tanzim ederek verdiğini, çek bedelini bu şirket yetkilisi E’ye peyder pey ödediğini, bu şahsın çeki muvazaalı olarak davacıya verdiğini, mükerrer tahsilat yapılmak istendiğini savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece toplanan delillere göre, davacının keşideci ile arasındaki temel ilişkiyi ispatlayamadığı, ciro yoluyla çek hamili olmadığından çek miktarı ve davalı ile ticari ilişkisi olan dava dışı şirket çalışanı olması da dikkate alınarak çeke ne sebeple sahip olduğunu kanıtlaması gerektiği, dava konusu çekin dava dışı şirketten alınan demir nedeniyle keşide edildiği ve bedelinin şirkete ödendiği, dava dışı şirket temsilcisinin kötü niyetli olarak davalı ile herhangi bir ilişkisi bulunmayan davacıya çeki vererek mükerrer tahsilat yapmaya çalıştığı kanaatine varıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.

Dava, TTK’ nun 644. maddesine dayalı sebepsiz zenginleşme nedeniyle alacak istemine ilişkindir. Bu hükme göre önemli olan davacı hamilin ödenmeyen çek nedeniyle uğradığı zarar sonucu davalı keşidecinin sebepsiz zenginleşip zenginleşmediğidir. Dava konusu çekin süresinde ibraz edilmemesi nedeniyle borçtan kurtulan keşideci, temel ilişki nedeniyle sebepsiz zenginleşmediğini ispatlaması halinde sorumluluktan kurtulur. Davalı keşideci çeki… Pazarlama Demir Çelik San. ve Tic. Ltd. Şti’nden satın aldığı 38.100 kg demir nedeniyle dava konusu çeki düzenlediğini ve çek bedelini peyder pey bu şirketin yetkilisi E’ye ödediğini, bu nedenle sebepsiz zenginleşmediğini savunmuştur. Dosyaya davalının ödeme belgesi olarak sunduğu dekont ve makbuzlarda bu ödemelerin dava konusu çek bedeline mahsuben yapıldığı hususunda bir ibare mevcut değildir. Davalı taraf, dava dışı bu şirketle uzun yıllardır ticari ilişkisi olduğunu belirttiğine göre, davalı şirket ve dava dışı şirket kayıtlarında bilirkişi incelemesi yaptırılarak muaccel başka bir alacak olmadığı saptandığı takdirde bu ödemelerin dava konusu çek karşılığında yapıldığının kabul edilmesi gerekirken, ispat külfeti davacıya yüklenerek ve araştırma yapmadan çek bedelinin dava dışı şirkete ödendiği kabul edilerek eksik incelemeyle davanın reddi doğru görülmemiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 15.05.2006 tarihinde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)


T.C YARGITAY 13.Hukuk Dairesi Esas: 2005/ 5358 Karar: 2005 / 10017 Karar Tarihi: 14.06.2005

ÖZET : Kambiyo senedi olma vasfını yitiren dava konusu çek bu özelliği nedeniyle yazılı delil başlangıcı niteliğindedir. Yazılı delil başlangıcı niteliğinde bulunan bu belgeye dayanan davacı alacağını ispatlamak durumundadır. Bir başka deyişle alacağın varlığını ve miktarını ispat yükü davacıdadır.

(2004 S.K. m.67)

Dava: Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

Karar: Davacı, davalının kendisine ciro ederek verdiği 3.000.000.000 TL. bedelli çeki davalının ödeme taahhütleri sonucu süresinde ibraz edemediğini, bu nedenle ilamsız icra takibi yaptığını, ancak itiraz edildiğini ileri sürerek icra takibine vaki itirazın iptalini istemiştir.

Davalı, davacıya bir otomobil ve üstüne de bir miktar para vererek aldığı jeep’in bir süre sonra kayıt maliki tarafından elinden alındığını, davacının bunun üzerine aldığı çeklerin bir kısmını iade ettiğini, dava konusu çeki ise bulamadığını söyleyerek iade etmediğini, davacının bu çeke dayanamayacağını savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davalının çekin varlığına ve miktarına bir itirazının almadığı, davalının ödeme yaptığına dair savunmasını kanıtlayamadığı aralarındaki araç alım satımı ile ilgili uyuşmazlığın ve bundan doğan ödeme şeklinin de davalı tarafından kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava dışı şahıs tarafından keşide edilen ve davalının cirosu ile davacı eline geçen ve hamiline düzenlenen 25.4.2002 tarihli çekin 20.3.2003 tarihinde icra takibine konulduğu, süresinde ibraz edilmediği için çekin kambiyo senedi özelliğini yitirdiği tarafların ve mahkemenin kabulündedir. Kambiyo senedi olma vasfını yitiren dava konusu çek bu özelliği nedeniyle yazılı delil başlangıcı niteliğindedir. Yazılı delil başlangıcı niteliğinde bulunan bu belgeye dayanan davacı alacağını ispatlamak durumundadır. Bir başka deyişle alacağın varlığını ve miktarı ispat yükü davacıdadır. Mahkemece değinilen bu yön gözetilerek davacıdan tanık dahil tüm delilleri sorulup alınmalı davalıdan da yine bütün delileri sorulup toplanmalı ve hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmelidir. Mahkemenin bahsedilen bu yönü gözardı ederek yazılı şekilde hüküm tesis etmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bozmayı gerektirir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 14.6.2005 gününde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)


T.C YARGITAY 19.Hukuk Dairesi Esas: 2012/ 9780 Karar: 2012 / 17758 Karar Tarihi: 26.11.2012

ÖZET: Takip ve dava konusu çekin keşidecisi davacı H. Yıldırım Ltd. Şti, lehtarı ise davacı E. E. S.’dır. Çek ciro yolu ile lehtardan I… firmasına, bu firmadan da davalı bankaya geçmiştir. Çek süresinde bankaya ibraz edilmemiş hamil banka tarafından cirantalar ve keşideciye karşı ilamsız takibe girişilmiştir. Süresinde ibraz edilmeyen veya zamanaşımına uğrayan çeke dayanarak hamil kendi cirantasına karşı temel ilişkiye dayanarak, keşideciye karşı müracaat edebilir. Somut olayda davalı hamil banka davacı keşideciye karşı müracaat hakkı bulunduğundan davanın keşideci şirket yönünden reddi gerekir.

(6762 S. K. m. 644) (6102 S. K. m. 732)

Dava ve Karar: Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacılar vekili ile davalı T İ. Bankası AŞ. vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Karar: Davacı vekili müvekkilleri ve davalı A. N. İnce’nin aralarındaki borç alacak ilişkisini anlaşarak sonlandırdıklarını, takibe konu olan çekin de taraflar arasındaki ticari ilişki çerçevesinde verilen ancak bedelsiz kalan çeklerden birisi olduğunu, davalı şahsın takibe konu çeki davalı bankaya tahsil için verdiğini, bankanın söz konusu çeki muhatap bankaya veya takas odasına ibraz etmediğini, ancak taraflar arasındaki anlaşma gereği borç ilişkisi sona erdiği için bedelsiz kalan çekin iade edilmesi talep edildiği halele, davalı bankanın söz konusu çeki müvekkiline iade etmediğini ve çeki icraya verdiğini, müvekkillerinin davalılara borcunun olmadığını, süresinde ibraz edilmeyen çekten dolayı bankanın keşideci ve diğer çek borçlularına müracaat hakkını kaybettiğini, bankanın esas ilişkiye de dayanamayacağını, çekin davalı bankaya geçmesini sağlayan ciroların alacağın temliki mahiyetinde de olmadığını belirterek, takip konusu çek nedeni ile davalı bankaya borçlu olunmadığının tespitine, davalıların inkar tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı T İ Bankası A.Ş. vekili; davacı şirket tarafından E. E. S. lehine 20.10.2008 tarihinde 20.000,00 TL bedelli çekin düzenlendiğini, E. E. S. tarafından çekin INM. – A. N. İnce firmasına ciro edildiğini ve temlik cirosuyla müvekkiline devredildiğini, böylece müvekkilinin yetkili hamil olduğunu, çek ibraz edilmediği için müracaat hakkı ortadan kalksa bile müvekkili-nin TTK 644 uyarınca alacaklı durumda olduğunu, çekin teminat çeki olduğuna dair üzerinde herhangi bir kaydın bulunmadığını, bu hususların iyi niyetli hamile karşı ileri sürülemeyeceğini belirterek davanın reddine karar verilmesi talep etmiştir.

Davalı A. N. İ. usulüne uygun tebligata rağmen duruşmalara katılmamış, beyan dilekçesi de sunmamıştır.

Mahkemece; çekin davalı banka tarafından süresinde muhatap bankaya ibraz edilmediği konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmadığı, bu durumda gerek keşideciye, gerek cirantalara kambiyo senedi olan çekten doğan hakkın ileri sürülemeyeceği ve kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla takip de yapılamayacağından, sebepsiz iktisap hükümleri nedeniyle TTK. 644.maddesine dayanarak keşideci durumundaki davacı H. Yıldırım D. Nak. Ltd. Şti.ne, ya da temel ilişkiye dayanarak kendisine çeki ciro eden diğer davalı A. N. İ.’den talepte bulunulabileceği veya genel haciz yoluyla takip yapılabileceği, davalı Banka tarafından keşideci dışında çekin lehtarı ve ilk cirantası durumundaki E.E. S.’a karşı da takip yapıldığı, ibraz süresi geçtikten sonra kendisine karşı başvuru hakkı düşmüş olan cirantaya karşı TTK 644/son maddesi uyarınca sebepsiz iktisap davası açılamayacağından, davacı E.E. S.’ın davalı bankaya borçlu bulunmadığının tespitine karar verilmesi gerektiği, çekin davacılar ile A. N. İnce’nin anlaşması sonucu bedelsiz kaldığı, tarafların borç ilişkisini sonlandırarak onun teminatı olan dava konusu çekin de iptal edildiği, bu hususun banka tarafından da kabul edilerek haberdar olduğu ve banka kayıtlarına çekin iptal edildiği hususunun geçirildiği anlaşılmakla artık davalı bankanın bedelsiz kaldığı anlaşılan çek nedeni ile davacı H. Yıldırım Ltd. Şti. aleyhine de bir takip yapamayacağı gerekçesiyle davacı H. Yıldırım D. Nak.Ltd.Şti yönünden davanın kabulüne,diğer davalı A. N. İ.’nin ciranta olması nedeni ile ve çek ibraz süresi geçirildiğinden ciranta olan A. N. İnce’nin TTK 644.maddesine dayanılarak dava açması da mümkün olmayıp müracaat haklarının düşmesi nedeni ile davacılara başvurması mümkün olmadığından bu davalı hakkında davacıların menfi tespit davası açmasında hukuki yararları bulunmadığından davalı A. N. İnce yönünden açılan davanın reddine karar verilmiş hüküm davacılar vekili ve davalı T. İ. Bankası A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı bankanın aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Takip ve dava konusu çekin keşidecisi davacı H. Yıldırım Ltd. Şti, lehtarı ise davacı E. E. S.’dır. Çek ciro yolu ile lehtardan INM. firmasına, bu firmadan da davalı bankaya geçmiştir. Çek süresinde bankaya ibraz edilmemiş hamil banka tarafından cirantalar ve keşideciye karşı ilamsız takibe girişilmiştir. Süresinde ibraz edilmeyen veya zamanaşımına uğrayan çeke dayanarak hamil kendi cirantasına karşı temel ilişkiye dayanarak, keşideciye karşı ise TTK 644. (6102 sayılı TTK 732)maddesi uyarınca müracaat edebilir. Somut olayda davalı hamil banka davacı keşideciye karşı TTK’nın 644.maddesine göre müracaat hakkı bulunduğundan davanın keşideci şirket yönünden reddi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiştir.

3- Davalı banka somut olayın özelliğine göre takibinde haksız ve kötüniyetli kabul edilemeyeceğinden davacıların bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı bankanın diğer, (3) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacıların tüm temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle hükmün davalı banka yararına BOZULMASINA, peşin harçların istek halinde iadesine, 26.11.2012 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)

Ortaklığın giderilmesi davasında vekalet ücreti

Sözleşmeyle düzenlenen vekalet ücreti geçerlidir. Avukat işe başlamakla ücrete hak kazanır. Avukat haksız yere azil edilirse sözleşmede belirlenen ücrete hak kazanacaktır.

kaynak : Türkiye Barolar Birliği Yayınları : 380 AVUKATLIK SÖZLEŞMESİ VE ÜCRET dergisi

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 14.11.2017 gün ve E. 2015/32045, K. 2017/11096 sayılı kararı; “…Somut olaya bakıldığında, taraflar arasında imzalanan ücret sözleşmesinin 2. maddesinde davacı avukata dava konusunun değerinin % 6’sı oranında ücret ödeneceği kararlaştırılmıştır. Her ne kadar mahkemece izaleyi şüyu davasına konu taşınmazların toplam değeri üzerinden davacının ücrete hak kazanacağı kabul edilmiş ise de, davalıların izale suyu davasına konu taşınmazda hisse sahibi oldukları, bu hisseleri nedeniyle davada taraf olduklarına göre davalıların hisselerine isabet eden payların değerleri dikkate alınarak bu miktar üzerinden ücrete hükmedilmesi gerektiği gözetilerek sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken, hatalı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir….”

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 01.12.2015 gün ve E. 2014/40470, K. 2015/34951 sayılı kararı; “…Sulh Hukuk Mahkemesi’nin … Esas sayılı ortaklığın giderilmesi davasına ilişkin, dosya içerisinde mevcut bulunan duruşma tutanakları incelendiğinde, davacının tüm duruşmalara katıldığı ve 18.02.2010 tarihli duruşmada davanın kabulüne karar verildiği görülmüştür. Esasen, davalının cevap dilekçesinde yer alan beyanlarına göre de, davacının davayı sonuna kadar takip ederek emek sarf ettiği taraflar arasında uyuşmazlık konusu değildir. Davalı her ne kadar soyut beyanlarla, davacının dosya hakkında bilgi sunmaktan ve telefonlara cevap vermekten kaçınması, agresif tavırlar sergilemesi sonucu davacıyı haklı olarak azlettiğini savumuş ise de dosya kapsamı itibariyle bu husus yasal delillerle ispat edilememiştir. Hal böyle olunca davacının haksız olarak azledildiğinin kabulü gerekir. Bu durumda haksız azil nedeniyle davacının vekalet ücreti alacağı muaccel hale gelmiştir. Taraflar arasında imzalanmış olan 05.02.2008 tarihli avukatlık ücret sözleşmesinin ücrete ilişkin 2. maddesinde; “Avukata bu işten ötürü izale-i şuyu davasına konu edilen ilgili gayrimenkulun satış bedelinin %15’i oranında vekalet ücreti, dava sonunda peşin olarak ödenmek üzere taraflarca kararlaştırılmıştır…” şeklinde düzenleme yapıldığı anlaşılmıştır. Hal böyle olunca, az önce sözü edilen sözleşmenin 2. maddesi gereği, davacının, taşınmazın belirlenecek olan satış değeri üzerinden hesaplanacak akdi vekalet ücretine ve …Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından davalı lehine hükmedilen karşı yan vekalet ücretine hak kazanacağı gözetilerek karar verilmesi gerekirken, davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir…”

İpoteğin paraya çevrilmesi yolu tercih edildiyse aynı alacak için kambiyo takibi yapılamaz.

12. Hukuk Dairesi 2019/14054 E. , 2020/6438 K.”İçtihat Metni”MAHKEMESİ : … Bölge Adliye MahkemesiYukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlular tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;Alacaklı tarafından bonoya dayalı olarak başlatılan kambiyo senetlerine özgü haciz yolu ile ilamsız icra takibinde, borçluların sair nedenlerle birlikte aynı ilişkiden kaynaklanan borcun tahsili için daha önceden ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile icra takibi yapıldığını ileri sürerek mükerrerlik itirazında bulunduğu, mahkemece, alacaklının hem ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile takip hem de kambiyo takibi yapmasının mümkün olduğunu ancak kar payı mahrumiyetine ilişkin talebin kambiyo senetlerine özgü icra takibinde istenemeyeceğinden bahisle şikayetin kısmen kabulü ile, gecikme kar payı mahrumiyeti alacak kaleminin takip talebinden çıkarılmasına, sair taleplerin reddine karar verildiği,borçlular ve alacaklı tarafından istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine bölge adliye mahkemesince de tarafların istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği görülmektedir.İİK’nun 45. maddesinde rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusunun iflasa tabi şahıslardan olsa bile alacaklı yalnız rehinin paraya çevrilmesi yoluyla takip yapabileceği, poliçe ve emre muharrer senetlerle çekler hakkındaki 167 nci madde hükmü mahfuz olduğu, aynı kanunun 167. maddesinde ise alacağı çek, poliçe veya emre muharrer senede müstenit olan alacaklının, alacak rehinle temin edilmiş olsa bile kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takipte bulunabileceği düzenlenmiştir.Somut olayın incelenmesinde; 01.03.2018 tarihinde başlatılan … 7.İcra Müdürlüğü’nün 2018/2876 Esas Sayılı takip dosyasında; alacaklı tarafından borçlular hakkında ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile ilamlı icra takibi başlatıldığı, mükerrer olduğu iddia edilen ve 02.03.2018 tarihinde başlatılan … 6.İcra Müdürlüğü’nün 2018/2916 Esas sayılı takip dosyası ile de muteriz borçlular hakkında bonoya dayalı kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takipte bulunduğu, iş bu takibe ilişkin takip talebi ve ödeme emrinde “… 7.İcra Müdürlüğü’nün 2018/2876 Esas sayılı dosyasından tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla tahsili talebidir” ..ibaresinin yazılı olduğu, ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile ilamlı icra takibine ilişkin icra emrinde ise “….. 6. İcra Müdürlüğü’nün 2018/….. Esas sayıldosyasından tahsilde tekerrür olmamak kaydıya tahsili talebidir” ibraresinin yazılı olduğu görülmüş olup, her ne kadar anılan takip dosyalarında yer alan alacak miktarları kesin olarak birbirleri ile uyuşmasa da, alacaklı vekili tarafından sunulan 03.04.2018 havale tarihli cevap dilekçesinde; “….somut olayımızda alacağın teminatlarından bir kısmını teşkil eden rehinli taşınmaz ve araçlar için icra takibi başlatıldığı gibi borçlular aleyhine İİK’nun 45/3 ve 167.maddeleri gereğince takibe dayanak bono nedeniyle kambiyo senedine müstenit icra takibi yapıldığı..” şeklindeki beyan karşısında ve sair belirtilen hususlar gereği, her iki takip dosyasına konu borcun aynı borç olduğu anlaşılmaktadır.Her ne kadar yukarıda anılan kanun hükümleri uyarınca borç ipotek ile temin edilmiş olsa bile elinde kambiyo senedi bulunan alacaklı, kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takip yapabilirse de somut olayda öncelikle ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takibe geçildiğinden alacaklı tercih hakkını bu takip türünden yana kullanmış olup aynı borca ilişkin olarak kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takip yapamaz. Bu durumda İİK’nun 45/1 hükmü uyarınca rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip sonucunda rehin tutarı borcu ödemeye yetmez ise alacaklı kalan alacağını iflas veya haciz yolu ile takip edebilir. Bu husus kamu düzeni ile ilgili olup süresiz şikayete tabidir.Bu durumda; şikayete konu … 6. İcra Müdürlüğü’nün 2018/2916 Esas sayılı takip dosyasına konu borçla ilgili olarak … 7. İcra Müdürlüğü’nün 20198/2876 Esasında kayıtlı ve derdest ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile takibin bulunduğu anlaşılmakla mahkemece mükerrer takibin iptaline karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsiz olduğundan bölge aldiye mahkemesi kararının kaldırılarak ilk derece mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir.SONUÇ : Borçluların temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK’nun 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK’nun 373/1. maddesi uyarınca, istinaf talebinin esastan reddine ilişkin … Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi’nin 05.11.2019 tarih 2019/1066 E.-2786 K. sayılı kararının KALDIRILMASINA, … 11. İcra Hukuk Mahkemesi’nin 10.01.2019 tarih 2018/126 E. – 2019/8 K. sayılı kararının BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, dosyanın İlk Derece Mahkemesi’ne, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesi’ne gönderilmesine, 07/07/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

Zorunlu ipotek meskeniyet itirazına engel olmaz.

Yargıtay’ın yorumuna göre

‘ipotek ettiği taşınmaz hakkında sonradan haczedilmezlik şikayetinde bulunabilmesi için ipoteğin mesken kredisi, esnaf kredisi, zirai kredi gibi zorunlu olarak kurulmuş ipoteklerden olması gerekir. Zira zorunlu olarak kurulan ipoteğin meskeniyet şikayetine engel teşkil etmeyeceği ilkesi, bu ipoteğin sosyal amaçlı olarak verilen kredinin teminatını oluşturmasından kaynaklanmaktadır. Bunun dışında, borçlunun serbest iradesi ile kurduğu ipotekler, adı geçenin daha sonra bu yerle ilgili olarak meskeniyet iddiasında bulunmasını engeller ise de, haciz tarihi itibariyle ipotek konusu borcun ödenmiş olması halinde, ipotekle yükümlü bulunmayan taşınmaz hakkında meskeniyet şikayetinde bulunulabilir. ‘

T.C.

YARGITAY

12. HUKUK DAİRESİ

E. 2016/22937

K. 2017/14928

T. 30.11.2017

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

KARAR : İİK’nun 82/1-12. maddesi gereğince, borçlunun “haline münasip” evi haczedilemez. Bir meskenin borçlunun haline uygun olup olmadığı adı geçenin haciz anındaki sosyal durumuna ve borçlu ile ailesinin ihtiyaçlarına göre belirlenir. Buradaki “aile” terimi, geniş anlamda olup, borçlu ile birlikte aynı çatı altında yaşayan, bakmakla yükümlü olduğu kişileri kapsar. İcra mahkemesince, borçlunun sözü edilenlerle birlikte barınması için zorunlu olan haline münasip meskeni temin etmesi için gerekli bedel bilirkişilere tespit ettirildikten sonra, haczedilen yerin kıymeti bundan fazla ise satılmasına karar verilmeli ve satış bedelinden yukarda nitelikleri belirlenen mesken için gerekli olan miktar borçluya bırakılmalı, kalanı alacaklıya ödenmelidir.

Bu kıstasları aşan nitelik ve evsaftaki yerlerle, makul ölçüleri geçen oda ve salonu kapsayan ve ikamet için zorunlu öğeleri içeren bir meskenin dışındaki yerler, maddede öngörülen amaca aykırıdır. Borçlunun görev ve sıfatı, kendisinin yukarda belirlenenden daha görkemli bir meskende ikamet etmesini gerektirmez.

Somut olayda, hacze konu … İli, … İlçesi, … 1 Mahallesi’nde bulunan … Ada, … Parsel’de kayıtlı 18 numaralı bağımsız bölüm ile … ili, … İlçesi, … Mahallesi’nde bulunan … Ada, … Parsel’de kayıtlı 6 numaralı bağımsız bölümün borçlu adına kayıtlı tam hissesine 13.7.2015 tarihinde haciz konulduğu, borçlunun şikayet dilekçesinde; bu taşınmazlardan … Parsel’de kayıtlı olanında kendisinin ailesi ile birlikte ikamet ettiğini, … Parsel sayılı olanında ise anne ve babası ile kardeşlerinin ikamet ettiğini ve bu taşınmazların borçlu ve ailesi için hale münasip olduğunu ileri sürerek her iki taşınmaza konulan hacizlerin kaldırılmasını istediği, mahkemece, her iki taşınmaz üzerinde de ipotek bulunduğu ve ipoteklerin zorunlu ipoteklerden olmadığı gerekçesiyle şikayetin reddine karar verildiği anlaşılmıştır.

Borçlunun daha önce ipotek ettiği taşınmaz hakkında sonradan haczedilmezlik şikayetinde bulunabilmesi için ipoteğin mesken kredisi, esnaf kredisi, zirai kredi gibi zorunlu olarak kurulmuş ipoteklerden olması gerekir. Zira zorunlu olarak kurulan ipoteğin meskeniyet şikayetine engel teşkil etmeyeceği ilkesi, bu ipoteğin sosyal amaçlı olarak verilen kredinin teminatını oluşturmasından kaynaklanmaktadır. Bunun dışında, borçlunun serbest iradesi ile kurduğu ipotekler, adı geçenin daha sonra bu yerle ilgili olarak meskeniyet iddiasında bulunmasını engeller ise de, haciz tarihi itibariyle ipotek konusu borcun ödenmiş olması halinde, ipotekle yükümlü bulunmayan taşınmaz hakkında meskeniyet şikayetinde bulunulabilir.

Dosyada mübrez tapu kayıtlarının incelenmesinde; şikayete konu taşınmazlardan … Parsel sayılı olanında, şikayete konu haciz tarihinden önce konulmuş ipotek bulunduğu, 17.12.2014 tarih ve 20711 yevmiye numaralı resmi senet örneğine göre ipoteğin zorunlu ipoteklerden olmadığı anlaşılmakta ise de; borçlu tarafından temyiz dilekçesine eklenen belgelerden ipotek konusu borcun ödendiği ve ilgili banka tarafından 01.7.2015 tarihinde kendi sistemlerinden ipoteğin fekkinin yapıldığının bildirildiği görülmüştür. Bu durumda, 13.7.2015 olan haciz tarihinden önce borcun ödenmiş olabileceği görüldüğünden mahkemece bu yönde araştırma yapılmadan karar verilmesi isabetsiz olduğu gibi, … Parsel’de kayıtlı olan taşınmazda bulunan ipoteğin, Kuveyt Türk Katılım Bankası A.Ş.’nin 24.8.2015 tarihli cevabi yazısı ile konut kredisinden kaynaklandığı bildirilmekle mahkemenin bu hususta da araştırma yapmaksızın kararında ipoteğin zorunlu ipotek olmadığı gerekçesine dayanması da yerinde değildir.

Öte yandan, borçlunun birden fazla taşınmazının bulunması meskeniyet şikayetine engel teşkil etmez ise de, bunlardan ancak biri yönünden meskeniyet şikayetinde bulunulabilir. Ancak bu durumda, mahkemece öncelikle borçluya tercih hakkı sorularak seçtiği taşınmaz açısından şikayetinin değerlendirilmesi gerekir.

O halde mahkemece; öncelikle borçluya meskeniyet şikayeti yönünden seçimlik hakkını şikayete konu taşınmazlardan hangisi için kullandığı açıklattırılarak, şayet … Parsel’de kayıtlı taşınmaz için olduğu bildirlirse; bu taşınmazdaki ipotek konusu borcun, haciz tarihinden önce ödenip ödenmediği ipotek alacaklısı bankadan sorulup tespit edilerek, şayet … Parsel’de kayıtlı taşınmaz için olduğu bildirilirse de, tapudan ipotek akit tablosu getirtilerek ipoteğin mahiyeti ve veriliş nedeni araştırılıp zorunlu ipotek olup olmadığı, zorunlu ipotek değil ise haciz tarihinden önce ipoteğe konu borcun ödenip ödenmediği ipotek alacaklısı bankadan sorulup tespit edilerek, oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulüyle mahkeme kararının yukarda yazılı sebeplerle İİK’nun 366. ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istenmesi halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 30/11/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İhaleden alınan taşınmazın tahliyesi nasıl yapılır?

Açık artırmadan alınan gayrimenkulün tahliyesi konusunda açık düzenleme bulunmaktadır.

Tescil için tapuya tebliğ ve zorla çıkarma:

Madde 135 – Taşınmaz alıcıya ihale edilip bedeli alındıktan sonra alıcı namına tescil edilmesi için

(134) üncü maddede yazılı müddete riayet edilerek tapuya müzekkere yazılır.

(Değişik 6/6/1985-3222/17 md.) Taşınmaz borçlu tarafından veya hacizden evvelki bir tarihte

yapıldığı resmi bir belge ile belgelenmiş bir akte dayanmayarak başkaları tarafından işgal edilmekte ise onbeş  gün içinde tahliyesi için borçluya veya işgal edene bir tahliye emri tebliğ edilir. Bu müddet içinde tahliye edilmezse zorla çıkarılıp taşınmaz alıcıya teslim olunur.

Kiracı, kira sözleşmesi hacizden evvel ise ve alıcının haberi olduğunu biliyorsa ne yapılabilir?

Genel mahkemelerde açılacak dava ile tanık dinletilebilir, kira sözleşmesi ispat edilebilir. Konuya ilişkin emsal kararlar mevcuttur.

Uzun süre kiracılarla komşuluk yapan şirket temsilcisi H. G. ihale şartnamesinde yabancı kişilerin kiracı olduğunu bilerek ihaleye girip satın aldığına göre hacizden önce davalı şirketin burada davacının kiracı olarak oturduğunu bildiğinin kabulü gerekir. Toplanan tüm delillerin değerlendirilmesi sonunda davacının, hacizden ve satıştan önce dava konusu taşınmazda kiracı olduğu ve bu durumun davalı tarafça bilindiği kanıtlanmış olmakla davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Hüküm bu nedenle bozulmalıdır. Davacı delil olarak 26.07.2010 tarihli önceki malikle yapılan 39 yıllık mülk kullanma sözleşmesine dayanmıştır. Taşınmazın satılması halinde taşınmazda oturan kiracı hacizden önceki bir tarihte kiracı olduğunu iddia ediyorsa bu iddiasını İİK.nun 135/2 maddesinde belirtildiği şekilde resmi belgelerle ispat etmesi gerekir. Ancak taşınmaz alıcısının başından beri kiracı olduğunu bildiğini ve kiracılığını kabul ettiğini iddia ediyorsa bu iddiasını genel mahkemede açacağı menfi tesbit davasında tanık dahil her türlü delil ile kanıtlayabilir.
T.C YARGITAY  3.Hukuk Dairesi Esas: 2017/ 11030 Karar: 2017 / 10260 Karar Tarihi: 15.06.2017

‘Toplanan tüm delillerin değerlendirilmesi sonunda davacının hacizden ve satıştan önce dava konusu taşınmazda kiracı olduğu ve bu durumun davalı tarafça bilindiği kanıtlanmış olmakla davacının kiracı olduğunun tespiti yönünde davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Hüküm bu nedenlerle bozulmalıdır.’ T.C YARGITAY 6. Hukuk Dairesi Esas: 2016 / 5934 Karar: 2016 / 4944 Karar Tarihi: 23.06.2016

Resmi belge ile ispat zorunluluğunun sebebi nedir?

İcra marifetiyle satılan gayrimenkullerin alıcısına teslimde güçlüklerle karşılaşılmaması ve borçlu ile gayrimenkulü işgal eden arasında muhtemel suiniyetli anlaşmaları önlemek amacıyla, 135 inci maddenin ikinci fıkrası değiştirilmekte ve 27 ve 276 ncı maddelere paralel olarak, akdin usulüne uygun bir şekilde hazırlanmış resmi bir belgeye dayanması şartı getirilmektedir.”

Denilmektedir.

Bunlar göstermektedir ki, üçüncü kişi taşınmazda hacizden önceki tarihli bir sözleşmeye dayalı olarak bulunduğunu resmi nitelikte bir belge ile ispat etmelidir.

Burada ispat külfeti üçüncü kişiye aittir. Sözleşmenin hacizden önceki bir tarihte tapuya şerh verilmiş olması veya hacizden önceki bir tarihte noterlikçe düzenlenmiş yada onaylanmış olması hallerinde tahliye emrinin iptali gerekir.

Ne var ki, yasa hükmü karşısında adi nitelikte bir sözleşmeye dayanılamayacağı gibi, mahkemece de bu nitelikte bir belgeye dayalı olarak tahliye emrinin iptaline karar verilemez.

Zira, adi nitelikte bir sözleşme her zaman (bu arada geçmişe dönük olarak da) düzenlenebilir.

İşte bu nedenledir ki, az yukarıda değinildiği üzere, kanun koyucu olası kötüniyetli anlaşmaları önlemek için anılan maddenin ikinci (m.135/II) fıkrasını değiştirmiştir.
T.C YARGITAY . Hukuk Genel Kurulu Esas: 2013 / 12-334 Karar: 2013 / 554 Karar Tarihi: 17.04.2013

Tahliye emrine itiraz edilebilir mi?

7 gün içerisinde mahkemeye şikayet yoluna gidilmelidir.

Tahliye emrine karşı taşınmazı işgal eden ve bu sıfatla kendisine tahliye emri gönderilmiş olan üçüncü kişi yedi gün içinde gerekçeleriyle birlikte mahkemeye şikayet yoluna başvurabilir. Üçüncü kişinin doğrudan satış memurluğuna yaptığı itiraz geçersiz olup, hukuki bir sonuç doğurmayacaktır. O halde mahkemece, “tahliye emrine karşı üçüncü kişinin usulünce yapılmış bir itirazı bulunmadığından tahliye emrinin kesinleşmiş olduğu gerekçesiyle şikayetin kabulü ile tahliye işleminin durdurulması yönündeki müdürlük kararının iptaline” karar verilmesi gerekir.’T.C YARGITAY 12. Hukuk Dairesi Esas: 2014 / 28750 Karar: 2015 / 3593 Karar Tarihi: 24.02.2015

İntifa hakkı tahliyeye engel midir ?

Hacizden evvel tesis edilmiş intifa hakkı tahliyeye engeldir. Tahliye emri gönderme koşulları oluşmayacaktır.

Taşınmazın intifa hakkıyla yükümlü olarak satılmasından sonra ihaleden etkilenmeyen intifa hakkı sahibinin taşınmazı üçüncü kişilere kiraladığı ve bu kiracıların tahliyesinin talep edildiği anlaşılmakta olup, tahliye için muhtıra gönderilmesi koşulları oluşmamıştır. İhale alıcısı ancak Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu hükümlerine dayalı olarak yerel mahkemelerde dava açıp alacağı ilamla, taşınmazın tahliyesini sağlayabilir. Mahkemece şikayetin reddine karar verilmesi yerine kabulü yönünde hükmü tesisi isabetsizdir.’ T.C YARGITAY 12. Hukuk Dairesi Esas: 2014 / 26606 Karar: 2015 / 2267 Karar Tarihi: 29.01.2015

Aile konutu şerhi tahliyeye engel midir ?

Aile konutu şerhi tahliyeyi durdurmayacaktır.

‘Şikayetçinin başvurusu çıkarılan tahliye emrinin iptaline ilişkin olup, şikayetçinin tahliyeyi engelleyecek resmi belge sunamadığı ve açılan/açılacak aile konutuna şerh konulmasına ilişkin bir davanın sonucunun şikayetçiye tahliye emrine itiraz hakkı vermeyeceği anlaşıldığından şikayetin reddine dair kararın onanması gerekirken; Dairemizce maddi hataya dayalı olarak bozulduğu anlaşılmakla, mahkeme kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir’. T.C YARGITAY 12. Hukuk Dairesi Esas: 2016 / 32730 Karar: 2017 / 147 Karar Tarihi: 06.01.2017

Adi yazılı kira sözleşmesi tahliyeyi durdurmaz.

Somut olayda, ortaklığın giderilmesi davası 18.02.2008 tarihinde açılmış olup şikayetçinin dayandığı belge ise 15.04.2009 tarihli adi yazılı kira sözleşmesidir. Bu durumda şikayetçi, ortaklığın giderilmesi davasında önce taşınmazı işgal etmekte haklı bulunduğunu, yazılı nitelikte resmi bir belge ile ispatlayamadığına göre, sulh hukuk mahkemesince şikayetin reddi yerine kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.’ YARGITAY 12. Hukuk Dairesi Esas: 2013 / 12420 Karar: 2013 / 17403 Karar Tarihi: 07.05.2013

‘İstek, tahliye emrinin şikayet kanun yoluyla iptaline ilişkindir. Somut olayda; şikayetçi tarafın delil olarak ileri sürdüğü kira sözleşmesi adi yazılı nitelikte olup, bu nitelikteki belgeler geçmişe dönük olarak her zaman düzenlenebileceğinden, yasanın aradığı nitelikte bir belge olarak kabul edilemez. Ayrıca, taşınmaz satış ilanında geçen <…kira şerhleriyle birlikte satılacağı…> ibaresi, 115 ada 19 parselde bulunan bağımsız bölümlere ilişkin tapuya şerh edilmiş kira sözleşmelerini kastetmekte olup, bu ibareye dayalı olarak şikayetçi tarafın bir hak iddiasında bulunması olanaklı değildir. Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen ve aynı hususlara işaret eden Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.’ T.C YARGITAY . Hukuk Genel Kurulu Esas: 2012 / 12-445 Karar: 2012 / 730 Karar Tarihi: 17.10.2012

Taşınmaz ipotek edildikten sonra tapuya kira sözleşmesi şerh edilmesi tahliyeyi durdurmaz.

Somut olayda tahliyesi istenilen taşınmazda alacaklı lehine ipotekler tesis edilmiş olup şikayetçi bu tarihlerden sonra kira sözleşmesini tapuya şerh ettirmiştir. Alacaklı tarafından icra dairesine başvurarak kiracılık sıfatlarını kabul etmeksizin kira paralarının takip dosyasına yatırılmasını istediği, bu istemin alacaklının hakkını ortadan kaldırmadığı, şikayetçi tapuda ilgili sıfatı olduğundan kıymet takdir raporunun tebliğini istediği görülmüştür. Anılan işlemler mahkemenin kabulünün aksine alacaklının kiracılık sıfatının kabulüne yönelik olmadığı açıktır. Bu durumda şikayetçi tarafından hacizden evvelki (ipotek tarihinden) bir tarihte yapıldığı resmi bir belge ile belgelenmiş bir akde dayanılarak taşınmazı işgal ettiği ispatlanamamıştır. Açıklanan nedenlerle istemin reddi yerine kabulüne dair hüküm tesisi isabetsizdir. YARGITAY 12. Hukuk Dairesi Esas: 2009 / 27333 Karar: 2010 / 8903 Karar Tarihi: 13.04.2010

EMSAL KARARLAR

T.C YARGITAY

3.Hukuk Dairesi

Esas: 2017/ 11030

Karar: 2017 / 10260

Karar Tarihi: 15.06.2017

ÖZET: Uzun süre kiracılarla komşuluk yapan şirket temsilcisi H. G. ihale şartnamesinde yabancı kişilerin kiracı olduğunu bilerek ihaleye girip satın aldığına göre hacizden önce davalı şirketin burada davacının kiracı olarak oturduğunu bildiğinin kabulü gerekir. Toplanan tüm delillerin değerlendirilmesi sonunda davacının, hacizden ve satıştan önce dava konusu taşınmazda kiracı olduğu ve bu durumun davalı tarafça bilindiği kanıtlanmış olmakla davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

(2004 S. K. m. 72, 135

Davacı … ile davalı …aralarındaki menfi tespit davasına dair….sliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilen 30.09.2014 günlü ve 2014/145 E.-2014/542 K. sayılı hükmün temyiz isteminin reddine ilişkin 05.08.2015 tarihli ek kararın onanması hakkında Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nce verilen 19.09.2016 günlü ve 2015/10390 E.- 2016/5261 K. sayılı ilama karşı davacı vekili tarafından kararın düzeltilmesi istenilmiştir.

Düzeltme isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

 Yargıtay 6. Hukuk Dairesi ‘nin 19.09.2016 gün ve 2015/10390 E.- 2016/5261 K. Sayılı ilamı ile temyiz isteminin reddine ilişkin kararın onanmasına karar verilmiş ise de, bu kararın maddi hataya dayalı olduğu, davacı vekiline yapılan tebligatın usule uygun olmadığından, ıttıla tarihi itibariyle temyiz isteminin süresinde olduğu anlaşılmakla, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi ‘nin 19.09.2016 gün ve 2015/10390 E.- 2016/5261 K. sayılı onama kararı ile mahkemenin temyiz isteminin reddine ilişkin 08.05.2015 tarihli ek kararın kaldırılmasına karar verilerek, davacı vekilinin esasa ilişkin temyiz itirazlarının yapılan incelemesinde;

Davacı vekili, davacı kiracı müvekkilinin kiracılığının devam ettiğinin tespitine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Antalya ili Kemer ilçesi 115 ada 20 parsel de kayıtlı taşınmaz üzerinde Kiriş Otelcilik ve Turizm A.Ş. adına 49 yıllığına irtifak hakkı tescil edilmiştir. Bu şirketin 4.3.2003 tarihinde iflasına karar verilmesi üzerine parsel üzerindeki irtifak hakkı ve üzerindeki villalar ihale ile 15.5.2009 tarihinde davalı …Ş. ye satılarak bu şirket adına 11.03.2010 tarihinde 49 yıllığına irtifak hakkı tescil edilmiştir. Davalı şirket Mert Turizm A.Ş taşınmazın irtifak hakkını satın aldıktan sonra villalarda oturan davacı … Sugalova hakkında İİK.nun 135/2 maddesine göre tahliye emri gönderilmesini sağlamıştır. Tahliye emri gönderilmesi üzerine davacı vekili 26.07.2010 tarihli dava dilekçesinde ihale ile satılan 115 ada 20 parsel üzerinde bulunan 44 adet villadan “Khimaria 12CE ” nolu villa konusunda önceki malik Kiriş Otelcilik Ve Turizm A,Ş ile müvekkili arasında 14.05.2001 tarihli mülk kullanım sözleşmesi imzalandığını, o tarihlerden beri villayı kesintisiz kullandığını, 9.3.2009 tarihli açık artırma şartnamesinde açıkca 44 villanın eşyalı olarak kullanıldığının tesbit edildiğini, davalı şirketin açık artırma ilanını görerek ihaleye o şekilde girip aldığını, davalı şirketin tek yetkilisi H. G.’nun da aynı yerde villası olup komşu olduklarını, H. G.’nun başından beri müvekkilinin burada hak sahibi olduğunu bildiğini, davacının kiracılığının iflastan ve satıştan öncesine dayandığını, davacının tahliyesinin istenmesinin mümkün olmadığını belirterek taşınmazda müvekkilinin fuzuli şagil olmadığının ve tüm tesislerde kullanma hakkının bulunduğunun ve tahliye etmek zorunda bulunmadığının tespitini istemiştir. Davacı delil olarak 26.07.2010 tarihli önceki malikle yapılan 39 yıllık mülk kullanma sözleşmesine dayanmıştır. Taşınmazın satılması halinde taşınmazda oturan kiracı hacizden önceki bir tarihte kiracı olduğunu iddia ediyorsa bu iddiasını İİK.nun 135/2 maddesinde belirtildiği şekilde resmi belgelerle ispat etmesi gerekir. Ancak taşınmaz alıcısının başından beri kiracı olduğunu bildiğini ve kiracılığını kabul ettiğini iddia ediyorsa bu iddiasını genel mahkemede açacağı menfi tesbit davasında tanık dahil her türlü delil ile kanıtlayabilir. Davacı dava dilekçesinde davalı şirket sahibi ve yetkilisi olan H. G.’nun da aynı yerde villası olduğunu ve komşuluk yaptıklarını başından beri kiracı olduğunu bildiğini belirtmiş, davalı taraf buna karşı çıkmamıştır. Öte yandan 9.3.2009 tarihli açık artırma suretiyle gayrimenkul ve irtifak hakkının satış ilanında 20 sayılı parsel üzerinde bulunan 44 adet villanın tamamına yakınının yabancılar tarafından irtifak hakkı süresince kiralandığı ve fiilen eşyalı olarak kullanıldıkları tespit edilmiştir. Davalı şirketin temsilcisinin H. G. olup aynı yerde 2.8.1999 düzenleme tarihli 99 yıllık mülk kullanma sözleşmesi bulunduğu ve davalı şirket adına ihaleye şirket temsilcisi olarak H. G.’nun girdiği anlaşılmaktadır. Uzun süre kiracılarla komşuluk yapan şirket temsilcisi H. G. ihale şartnamesinde yabancı kişilerin kiracı olduğunu bilerek ihaleye girip satın aldığına göre hacizden önce davalı şirketin burada davacının kiracı olarak oturduğunu bildiğinin kabulü gerekir. Toplanan tüm delillerin değerlendirilmesi sonunda davacının, hacizden ve satıştan önce dava konusu taşınmazda kiracı olduğu ve bu durumun davalı tarafça bilindiği kanıtlanmış olmakla davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 19.09.2016 tarihli 2015/10390 E.- 2016/5261 K. sayılı ilamının kaldırılmasına ve hükmün davacı yararına BOZULMASINA, ve peşin alınan karar düzetme harcının istek halinde karar düzetme isteyene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 15.06.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)

            T.C YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2016/ 32730 Karar: 2017 / 147 Karar Tarihi: 06.01.2017

ÖZET: Şikayetçinin başvurusu çıkarılan tahliye emrinin iptaline ilişkin olup, şikayetçinin tahliyeyi engelleyecek resmi belge sunamadığı ve açılan/açılacak aile konutuna şerh konulmasına ilişkin bir davanın sonucunun şikayetçiye tahliye emrine itiraz hakkı vermeyeceği anlaşıldığından şikayetin reddine dair kararın onanması gerekirken; Dairemizce maddi hataya dayalı olarak bozulduğu anlaşılmakla, mahkeme kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir.

(6100 S. K. Geç. m. 4) (2004 S. K. m. 135)

 Dava ve Karar: Taraflar arasındaki dava sonucu mahkemece verilen hükmün Dairemizce bozulması üzerine, yukarıda tarih ve numarası yazılı direnme kararına ilişkin dava dosyası, 02/12/2016 tarihinde yürürlüğe giren 6763 sayılı Yasa’nın 45. maddesi ile 6100 sayılı HMK’na eklenen geçici 4/1.maddesi uyarınca Dairemize gönderilmiş olmakla, Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

 Şikayetçi 3. kişinin, borçlu eşi hakkında başlatılan takipte, aile konutu olduğu gerekçesiyle taaraflarına gönderilen tahliye emrine itirazla iptalini talep ettiği, mahkemece şikayetin reddine dair verilen kararın; Dairemizce, şikayetçinin ilgili taşınmazın “aile konutu” olduğunun tespitine yönelik olarak açılmış bir davasının bulunup bulunmadığının araştırılarak sonucuna göre şikayetçiye taşınmazın aile konutu olduğunu ispata yönelik olarak aile mahkemesine dava açma yetkisi verilmesi ve sonuca göre tahliyenin durdurulması ya da devamı yönünde karar verilmesi gerektiği yönünden bozulduğu, mahkemece söz konusu Dairemiz bozma kararına karşı direnildiği görülmüştür.

 Şikayetçinin başvurusu İİK’nun 135/2. maddesi kapsamında çıkarılan tahliye emrinin iptaline ilişkin olup, şikayetçinin anılan yasa maddesi kapsamında tahliyeyi engelleyecek resmi belge sunamadığı ve açılan/açılacak aile konutuna şerh konulmasına ilişkin bir davanın sonucunun şikayetçiye tahliye emrine itiraz hakkı vermeyeceği anlaşıldığından, … 13. İcra Hukuk Mahkemesi’nin şikayetin reddine dair 07/11/2013 tarihli 2013/279 Esas 2013/844 Karar sayılı kararının onanması gerekirken; Dairemizce maddi hataya dayalı olarak bozulduğu anlaşılmakla, mahkeme kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir.

 Sonuç: 1-Dairemizin 11/06/2014 tarih ve 2014/14428 E.- 2014/16965 K. sayılı BOZMA kararının kaldırılmasına, 2- Şikayetçinin temyiz itirazlarının reddi ile … 13. İcra Hukuk Mahkemesi’nin 07/11/2013 tarihli 2013/279 Esas 2013/844 Karar sayılı mahkeme kararının İİK’nun 366 ve HUMK.nun 438. maddeleri uyarınca ONANMASINA, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 06.01.2017 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)

T.C YARGITAY 6.Hukuk Dairesi Esas: 2016/ 5934 Karar: 2016 / 4944 Karar Tarihi: 23.06.2016

ÖZET: Toplanan tüm delillerin değerlendirilmesi sonunda davacının hacizden ve satıştan önce dava konusu taşınmazda kiracı olduğu ve bu durumun davalı tarafça bilindiği kanıtlanmış olmakla davacının kiracı olduğunun tespiti yönünde davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Hüküm bu nedenlerle bozulmalıdır.

(2004 S. K. m. 135)

 Dava ve Karar: Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı kiracılığın tespiti davasına dair karar, davacı ve davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

 Dava, kiracılığın tespiti istemine ilişkindir. Mahkemece davanın 54CE taşınmaz yönünden kabulüne 13/14 CE numaralı taşınmaz yönünden reddine karar verilmiş, hüküm davacı ve davalı tarafından temyiz edilmiştir.

 1-Dosya kapsamına, toplanan delillere, delillerin mahkemece takdir edilerek karar verilmiş olmasına göre davalının temyiz itirazları yerinde değildir.

 2-Davacının temyiz itirazına gelince;

 Antalya İli Kemer İlçesi 115 ada 20 parsel de kayıtlı taşınmaz üzerinde … adına 49 yıllığına irtifak hakkı tesis edilmiştir. Bu şirketin 04.03.2003 tarihinde iflasına karar verilmesi üzerine parsel üzerindeki irtifak hakkı ve üzerindeki villalar ihale ile 15.05.2009 tarihinde davalı …ye satılarak bu şirket adına 11.03.2010 tarihinde 49 yıllığına irtifak hakkı tesis edilmiştir. Davalı şirket …. taşınmazın irtifak hakkını satın aldıktan sonra villalarda oturan davacı … hakkında İİK.nun 135/2.maddesine göre tahliye emri gönderilmesini sağlamıştır. Tahliye emri gönderilmesi üzerine davacı vekili 26.07.2010 tarihli dava dilekçesinde ihale ile satılan 115 ada 20 parsel üzerinde bulunun 54CE, 13-14CE numaralı villalar konusunda önceki malik …. arasında 25.12.1999 tarihli kira sözleşmesi … ile … arasında 12.06.2003 tarihli kira sözleşmesi olduğunu, … ile müvekkili arasında 03.09.2009 tarihli mülk kullanım sözleşmesi imzalandığını, o tarihlerden beri villaları kesintisiz kullandığını, 09.03.2009 tarihli açık atrırma şartnamesinde açıkca 44 villanın eşyalı olarak kullanıldığının tespit edildiğini, davalı şirketin açık artırma ilanını görerek ihaleye o şekilde girip aldığını, davalı şirketin tek yetkilisi …’nun da aynı yerde villası olup komşu olduklarını, …’nun başından beri müvekkilinin burada hak sahimi olduğunu bildiğini, davacının kiracılığının iflastan ve satıştan öncesine dayandığını, davacının tahliyesinin istenmesinin mümkün olmadığını belirterek taşınmazda müvekkilinin fuzuli şagil olmadığının ve tüm tesislerde kullanma hakkının bulunduğunu ve tahliye etmek zorunda bulunmadığının tespitini talep etmiştir.

 Davacı delil olarak 25.12.1999, 12.06.2003 ve 03.09.2009 tarihli önceki malik ve kiralayanlar ile yapılan mülk kullanım sözleşmesine dayanmıştır. Taşınmazın satılması halinde taşınmazda oturan kiracı hacizden önceki bir tarihte kiracı olduğunu iddia ediyorsa bu iddiasını İİK.nun 135/2.maddesinde belirtildiği şekilde resmi belgelerle ispat etmelidir. Ancak taşınmaz alıcısının başından beri kiracı olduğunu bildiğini ve kiracılığını kabul ettiğini iddia ediyorsa bu iddiasının genel mahkemede açacağı menfi tespit davasında tanık dahil her türlü delil ile kanıtlayabilir.

 Davacı, dava dilekçesinde, davalı şirket sahibi ve yetkilisi olan H. G.’nun da aynı yerde villası olduğunu ve komşuluk yaptıklarını başından beri kendisinin kiracı olduğunu bildiğini belirtmiş bu konuda tanık dinletmiştir. Dinlenilen davacı tanığı şirket yetkilisinin aynı yerde villasının bulunduğunu, başından beri komşuluk yaptıklarını ve davacının kiracı olarak oturduğunu bildiğini beyan etmiştir. Öte yandan 09.3.2009 tarihli açık artırma suretiyle gayrimenkul ve irtifak hakkının satış ilanında 20 sayılı parsel üzerinde bulunan 44 adet villanın tamamına yakınının yabancılar tarafından irtifak hakkı süresince kiralandığı ve fiilen eşyalı olarak kullanıldıkları tespit edilmiştir. Ayrıca davalı şirketin temsilcisinin H. G. olduğu ve aynı yerde 02.08.1999 düzenleme tarihli 99 yıllık mülk kullanım sözleşmesi bulunduğu ve davalı şirket adına ihaleye şirket temsilcisi olarak …’nun girdiği anlaşılmaktadır. Uzun süre kiracılarla komşuluk yapan şirket temsilcisi … ihale şartnamesinde yabancı kişilerin kiracı olduğunu bilerek ihaleye girip satın aldığına göre hacizden önce davalı şirketin burada davacının kiracı olarak oturduğunu bildiğinin kabulü gerekir. Toplanan tüm delillerin değerlendirilmesi sonunda davacının hacizden ve satıştan önce dava konusu taşınmazda kiracı olduğu ve bu durumun davalı tarafça bilindiği kanıtlanmış olmakla davacının kiracı olduğunun tespiti yönünde davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.

 Hüküm bu nedenlerle bozulmalıdır.

 Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428.maddesi uyarınca hükmün bozulmasına, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 23.06.2016 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)

T.C YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2014/ 26606 Karar: 2015 / 2267 Karar Tarihi: 29.01.2015

ÖZET: Taşınmazın intifa hakkıyla yükümlü olarak satılmasından sonra ihaleden etkilenmeyen intifa hakkı sahibinin taşınmazı üçüncü kişilere kiraladığı ve bu kiracıların tahliyesinin talep edildiği anlaşılmakta olup, tahliye için muhtıra gönderilmesi koşulları oluşmamıştır. İhale alıcısı ancak Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu hükümlerine dayalı olarak yerel mahkemelerde dava açıp alacağı ilamla, taşınmazın tahliyesini sağlayabilir. Mahkemece şikayetin reddine karar verilmesi yerine kabulü yönünde hükmü tesisi isabetsizdir.

(2004 S. K. m. 135)

 Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi Nezihe Deniz Güner tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşüldü:

 Karar: Şikayetçi ihale alıcısı tarafından icra mahkemesine yapılan başvuruda, ihalede satın alınan taşınmaz üzerinde alacaklı lehine bulunan intifa hakkından feragat edilmiş olması nedeniyle tapuda intifadan ari şekilde tescil işlemi yapıldığı, bu nedenle taşınmazı işgal edenlere İİK’nun 135 inci maddesi uyarınca tahliye emri gönderilmesi gerektiği ileri sürülmüş, mahkemece istemin kabulüne karar verilmiştir.

 İİK’nun 135 inci maddesinin 1 inci fıkrasında “Taşınmaz alıcıya ihale edilip bedeli alındıktan sonra alıcı namına tescil edilmesi için (134) üncü maddede yazılı müddete riayet edilerek tapuya müzekkere yazılır.” düzenlemesine, 2 nci fıkrasında ise “Taşınmaz borçlu tarafından veya hacizden evvelki bir tarihte yapıldığı resmi bir belgeyle belgelenmiş bir akte dayanmayarak başkaları tarafından işgal edilmekte ise onbeş gün içinde tahliyesi için borçluya veya işgal edene bir tahliye emri tebliğ edilir. Bu müddet içinde tahliye edilmezse zorla çıkarılıp taşınmaz alıcıya teslim olunur.” düzenlemesine yer verilmiştir.

 Somut olayda, 6447 parsel nolu taşınmazın tapu kaydında 23.06.2006 tarihinde alacaklı T.. Ltd. Şti. lehine 12 yıl süreli intifa hakkının işlendiği, taşınmazın bu haliyle satışa çıkartılarak, 30/03/2012 günü yapılan ihalede şikayetçi tarafından alındığı, ihalenin kesinleşmesinin ardından şikayetçi adına 16/04/2012 günü tapu tescil işlemlerinin yapıldığı, ihale sonrası alacaklının şikayeti üzerine alacaklının taşınmaz üzerinde intifa hakkı olduğundan bahisle icra mahkemesinin 20.09.2012 tarih ve 2012/556-557 sayılı kararıyla tahliye işleminin iptaline karar verildiği, daha sonra intifa hakkı sahibi alacaklının taşınmazı üçüncü kişi N. K.’e kiraladığı, kira akti sonrası intifa hakkından feragat edilmesi üzerine taşınmazın intifa hakkından ari olarak alıcı adına tapuda tescil olduğu, alıcının İİK’nun 135 inci maddesine göre üçüncü kişilere tahliye muhtırası gönderilmesi işleminin reddi kararının şikayet konusu yapıldığı, mahkemece şikayetin kabulüne karar verildiği görülmektedir.

 Bu duruma göre taşınmazın intifa hakkıyla yükümlü olarak satılmasından sonra ihaleden etkilenmeyen intifa hakkı sahibinin taşınmazı üçüncü kişilere kiraladığı ve bu kiracıların İİK’nun 135 inci maddesine göre tahliyesinin talep edildiği anlaşılmakta olup, yukarıda belirtilen ilke ve kurallar uyarınca İİK’nun 135 inci maddeye göre tahliye için muhtıra gönderilmesi koşulları oluşmamıştır. İhale alıcısı ancak Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu hükümlerine dayalı olarak yerel mahkemelerde dava açıp alacağı ilamla, taşınmazın tahliyesini sağlayabilir.

 Mahkemece yukarıda yazılı ilke ve kurallar uyarınca şikayetin reddine karar verilmesi yerine kabulü yönünde hükmü tesisi isabetsizdir.

 Sonuç: Alacaklının temyiz itirazlarının kabulüyle mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428 inci maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 29.01.2015 tarihinde oybirliği ile, karar verildi. (¤¤)

T.C YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2013/ 12420 Karar: 2013 / 17403 Karar Tarihi: 07.05.2013

ÖZET: Somut olayda, ortaklığın giderilmesi davası 18.02.2008 tarihinde açılmış olup şikayetçinin dayandığı belge ise 15.04.2009 tarihli adi yazılı kira sözleşmesidir. Bu durumda şikayetçi, ortaklığın giderilmesi davasında önce taşınmazı işgal etmekte haklı bulunduğunu, yazılı nitelikte resmi bir belge ile ispatlayamadığına göre, sulh hukuk mahkemesince şikayetin reddi yerine kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

(2004 S. K. m. 135)

 Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki davalılar tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

 Karar: İstanbul 3.Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 22.07.2009 tarih ve 2008/249 Esas sayılı kararında şikayete konu taşınmazın satılarak ortaklığın giderilmesine karar verilmiş, taşınmaz 06.04.2011 tarihinde davalılara ihale edilerek adlarına tescil edilmiş, satışın kesinleşmesinden sonra şikayetçi üçüncü kişiye tahliye emrinin gönderildiği görülmüştür.

 İİK.nun 135/2.maddesi; Taşınmaz borçlu tarafından veya hacizden evvelki bir tarihte yapıldığı resmi bir belge ile belgelenmiş bir akde dayanmayarak başkaları tarafından işgal edilmekte ise on beş gün içinde tahliyesi için borçluya veya işgal edene bir tahliye emri tebliğ edilir. Bu müddet içinde tahliye edilmez ise zorla çıkarılıp taşınmaz alıcıya teslim olunur hükmünü içermektedir. Anılan hükme göre, alıcıya ihale edilen taşınmaz bir üçüncü kişi tarafından işgal edilmekte ise ihalenin kesinleşmesi üzerine alıcı, satış memurluğundan, üçüncü kişinin taşınmazdan çıkarılmasını isteyebilir.

 Dairemiz tarafından oluşturulan son içtihatlar uyarınca, üçüncü kişi, sulh hukuk mahkemesinde, taşınmazı, ortaklığın giderilmesi davasının açıldığı tarihten önce yapıldığı resmi bir belge ile belgelenmiş bir akde dayanarak işgal etmekte olduğunu ispat etmekle yükümlüdür. (m. 135/II). Üçüncü kişi, taşınmazı işgal etmekte haklı bulunduğunu, ortaklığın giderilmesi davasından önce yapılmış resmi bir belge ile ispat ederse, (örneğin; kiracı olduğunu ortaklığın giderilmesi davasından önce tapuya şerh verilmiş ya da ortaklığın giderilmesi davasından önce noterde düzenlenmiş veya onaylanmış bir kira sözleşmesi ile ispat ederse) sulh hukuk mahkemesi, tahliye emrinin iptaline karar verir.

 Somut olayda, ortaklığın giderilmesi davası 18.02.2008 tarihinde açılmış olup şikayetçinin dayandığı belge ise 15.04.2009 tarihli adi yazılı kira sözleşmesidir. Bu durumda şikayetçi, ortaklığın giderilmesi davasında önce taşınmazı işgal etmekte haklı bulunduğunu, İİK.nun 135/2.maddesinde yazılı nitelikte resmi bir belge ile ispatlayamadığına göre, sulh hukuk mahkemesince şikayetin reddi yerine kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

 Sonuç: Davalıların temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, ilamın tebliğinden itibaren 8 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 07.05.2013 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)

T.C YARGITAY .Hukuk Genel Kurulu Esas: 2013/ 12-334 Karar: 2013 / 554 Karar Tarihi: 17.04.2013

ÖZET: Yerel mahkemece, şikayetçinin eldeki şikayete konu yapılan bağımsız bölümde ilgili kanun hükmü anlamında düzenlenmiş resmi bir belgeyle belgelenmiş bir akde dayalı olarak işgal etmekte olduğunu ispat ettiği gerekçesiyle tahliye emrinin iptali kararı verilmesi isabetlidir.

(2004 S. K. m. 135) (YHGK. 26.12.2012 T. 2012/12-516 E. 2012/1352 K.)

 Dava: Taraflar arasındaki şikayet kanun yoluna başvurudan dolayı, bozma üzerine direnme yoluyla; İstanbul 9.İcra Hukuk Mahkemesi’nden verilen 07.03.2012 gün ve 2011/1430 E.-2012/262 K. sayılı kararın bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’ndan çıkan 26.12.2012 gün ve 2012/12-516 Esas-2012/1352 Karar sayılı ilamın, karar düzeltilmesi yoluyla incelenmesi şikayetçi V. M. ve S. M. vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla; Hukuk Genel Kurulu’nca dilekçe, düzeltilmesi istenen ilam ve dosyadaki ilgili bütün kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

 Karar: İstek, şikayet yolu ile tahliye emrinin iptaline ilişkindir.

 İstanbul 6.Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 04.03.2003 tarih ve E:2002/109, K:2003/215 sayılı ilamı ile K… A.Ş. (Bundan sonra kısaca K… A.Ş. Olarak anılacaktır)’nin iflasına karar verildiği, İstanbul 1.İflas Dairesi’nin 2003/4 sayılı dosyasından yapılan ihalede hazine adına kayıtlı 20 parsel sayılı taşınmaz üzerinde müflis şirket (K… A.Ş.) lehine bulunan irtifak hakkının M… A.Ş.’ne satıldığı ve satışın kesinleşmesinden sonra, karşı taraf/ihale alıcısı M… A.Ş. tarafından, şikayetçiye 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK.)’nun 135. maddesi gereğince tahliye emri gönderildiği anlaşılmaktadır.

 Şikayetçi V. M. ve S. M. vekili eldeki şikayetinde; müvekkili V. M. ile G. S. arasında 54 CE nolu villanın 31 yıl süre ile kullanımına ilişkin hakkını sözleşmeyle devraldığını, G. S.’in ise söz konusu villa üzerindeki hakkını K… A.Ş. ile Kadıköy 6.Noterliği’nden 00979 yevmiye no ile tasdikli 11.01.2000 tarihli sözleşme ile devralmış olan S… A.Ş. ile 12.06.2003 tarihinde mülk kullanım sözleşmesi imzalamak suretiyle elde ettiğini, İstanbul 1.İflas Dairesi’nin 2003/4 Esas sayılı dosyası ile anılan bağımsız bölümün boşaltılmasına yönelik tahliye emri çıkartıldığını belirterek; 20 parselde bulunan 54 CE nolu bağımsız bölüm yönüyle usulsüz tahliye emrinin iptaline karar verilmesini istemiştir.

 İstanbul 1. İflas Dairesi temsilcisi, İİK’nun 135. maddesine göre tahliye emrinin usule uygun olduğunu belirterek, şikayetin reddi gerektiğini bildirmiştir.

 Karşı taraf/ihale Alıcısı M… A.Ş. vekili ile Karşı taraf/K… A.Ş. İflas Masası vekili, istemin reddine karar verilmesini savunmuşlardır.

 Mahkemece, “şikayetçinin tahliye emrine konu yapılan yerleri iflas tarihinden (4.3.2003) öncesine ait ve 2004 sayılı İİK’nun 135/II. maddesi hükmünde belirtilen resmi bir belgeyle belgelenmiş bir akde dayalı olarak işgal etmekte olduğunu ispatladığı” gerekçesiyle istemin kabulü ile tahliye emrinin iptaline karar verilmiştir.

 Kararı karşı taraf/müflis K… A.Ş. İflas Masası vekili ile karşı taraf/ihale alıcısı M… A.Ş. vekilinin temyizleri üzerine, Özel Daire’ce: “Somut olayda 04.03.2003 tarihinde K… A.Ş.’nin iflasına karar verilmiştir. Şikayetçi tarafından sunulan sözleşme ve belgelerin adi nitelikte olup, İİK’nun 135/2. maddesinde belirtilen nitelikte olmadığı görülmüştür. Bu durumda şikayetçi, iflas tarihinden evvel taşınmazı işgal etmekte haklı bulunduğunu iflas tarihinden önce tapuya şerh verilmiş bir kira sözleşmesi ile ya da İİK. nun 135/2. maddesinde yazılı nitelikte iflas tarihinden önce yapılmış resmi bir belge ile ispatlayamadığına göre, mahkemece şikayetin reddi yerine kabulüne karar verilmesi isabetsizdir. ” gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiş; Yerel Mahkeme, önceki hükümde direnmiştir.

 Direnme hükmünü karşı taraf/müflis K… A.Ş. İflas Masası vekili ile karşı taraf/ihale alıcısı M… A.Ş. vekilinin temyizleri üzerine, Hukuk Genel Kurulu; Özel Daire bozma ilamındaki gerekçeleri benimsemek suretiyle sonuçta, Özel Daire bozma kararı doğrultusunda direnme kararının bozulmasına karar vermiş; şikayetçi V. M. ve S. M. vekili karar düzeltme talebinde bulunmuştur.

 Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; şikayetçinin tahliye emrine konu edilen yeri iflas tarihinden (4.3.2003) öncesine ait ve 2004 sayılı İİK’nun 135/II. maddesi hükmü anlamında düzenlenmiş resmi bir belgeyle belgelenmiş bir akde dayalı olarak işgal etmekte olduğunu ispatlayıp ispatlayamadığı, noktasında toplanmaktadır.

 Bu noktada, konuya ilişkin yasal düzenleme hakkında kısa bir açıklama yapılmasında yarar vardır:

 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 06.06.1985 tarih ve 3222 Sayılı Kanunun 17. maddesi ile değişik 135/II. maddesi;

 “Taşınmaz borçlu tarafından veya hacizden evvelki bir tarihte yapıldığı resmi bir belge ile belgelenmiş bir akte dayanmayarak başkaları tarafından işgal edilmekte ise onbeş gün içinde tahliyesi için borçluya veya işgal edene bir tahliye emri tebliğ edilir. Bu müddet içinde tahliye edilmezse zorla çıkarılıp taşınmaz alıcıya teslim olunur.”

 Hükmünü içermektedir.

 Anılan maddenin değişiklik içeren 3222 Sayılı Kanunun Hükümet Gerekçesinde ise:

 “İcra marifetiyle satılan gayrimenkullerin alıcısına teslimde güçlüklerle karşılaşılmaması ve borçlu ile gayrimenkulü işgal eden arasında muhtemel suiniyetli anlaşmaları önlemek amacıyla, 135 inci maddenin ikinci fıkrası değiştirilmekte ve 27 ve 276 ncı maddelere paralel olarak, akdin usulüne uygun bir şekilde hazırlanmış resmi bir belgeye dayanması şartı getirilmektedir.”

 Denilmektedir.

 Bunlar göstermektedir ki, üçüncü kişi taşınmazda hacizden önceki tarihli bir sözleşmeye dayalı olarak bulunduğunu resmi nitelikte bir belge ile ispat etmelidir.

 Burada ispat külfeti üçüncü kişiye aittir. Sözleşmenin hacizden önceki bir tarihte tapuya şerh verilmiş olması veya hacizden önceki bir tarihte noterlikçe düzenlenmiş yada onaylanmış olması hallerinde tahliye emrinin iptali gerekir.

 Ne var ki, yasa hükmü karşısında adi nitelikte bir sözleşmeye dayanılamayacağı gibi, mahkemece de bu nitelikte bir belgeye dayalı olarak tahliye emrinin iptaline karar verilemez.

 Zira, adi nitelikte bir sözleşme her zaman (bu arada geçmişe dönük olarak da) düzenlenebilir.

 İşte bu nedenledir ki, az yukarıda değinildiği üzere, kanun koyucu olası kötüniyetli anlaşmaları önlemek için anılan maddenin ikinci (m.135/II) fıkrasını değiştirmiştir.

 Somut olaya gelince; şikayetçi, dilekçesinde tahliye emrinin iptali istemine dayanak olarak taşınmazda yasanın aradığı nitelikte kira sözleşmesine dayalı olarak bulunduğunu belirtmekte ve delil olarak dayanılan kira sözleşmelerini de dosyaya ibraz ettiği anlaşılmaktadır.

 Somut olaya gelince:

 Şikayetçi, dilekçesinde tahliye emrinin iptali istemine dayanak olarak taşınmazda yasanın aradığı nitelikte kira sözleşmesine dayalı olarak bulunduğunu belirterek ve delil olarak dayanılan kira sözleşmelerini de dosyaya ibraz etmiştir.

 Bu kapsamda, şikayetçi tarafından eldeki uyuşmazlığa konu 115 ada 20 parsel üzerinde bulunan 54 CE nolu bağımsız bölüme ait olan ve dosyaya delil olarak sunulan kira sözleşmelerine bakıldığında;

 Kiraya veren K… A.Ş. ile kiracı S… A.Ş. (bundan sonra kısaca S… A.Ş. olarak anılacaktır) arasında 115 ada 20 parselde bulunan 54 CE nolu olarak kayıtlı bağımsız bölüm niteliğindeki apart villanın 39 yıllığına kiralanmasına ilişkin olarak 25.12.1999 tarihinde imzalanan taraflar arasındaki “Kira sözleşmesi” Kadıköy 6. Noterliği’nin 11.1.2000 tarih ve 00979 yevmiye numarası ile onaylanmış; anılan sözleşmenin 5.maddesiyle kiracının kiraladığı bağımsız bölümü başkalarına (üçüncü kişilere) alt kira sözleşmesiyle kiraya verebilmesine olanak tanınmıştır.

 Kiracı S… A.Ş., yukarıda anılan sözleşmenin verdiği yetkiye dayanarak, kiraya veren sıfatıyla şikayetçi I. L. ve G. S. (kiracı) ile 115 ada 20 parselde bulunan 54 CE nolu olarak kayıtlı apart villanın 37 yıllığına kiralanmasına ilişkin taraflar arasındaki “Kira sözleşmesi”nin Antalya 4.Noterliği’nin 12.06.2003 tarih ve 17707 yevmiye numarası ile onaylandığı; anılan sözleşmenin 2.maddesinde Kadıköy 6.Noterliği’nin 11.01.2000 tarih ve 00979 yevmiye numaralı kira sözleşmesindeki S… A.Ş.’ye ait hakların devrinin öngörüldüğü, anlaşılmaktadır.

 Kiraya veren G. S. (Hem kendi hakkını, hem de babasının ölümü nedeniyle intikal eden miras hakkını) ile kiracı V. M. arasında 115 ada 20 parselde bulunan 54 CE nolu olarak kayıtlı apart villanın 31 yıllığına kiralanmasına ilişkin taraflar arasında 03.09.2009 tarihli ve adi yazılı “Kira sözleşmesi”nin bulunduğu, anlaşılmaktadır.

 Şikayetçi-kiracının, delil olarak ileri sürdüğü 03.09.2009 tarihli adi yazılı sözleşme, temelde iflas tarihinden (04.03.2003) öncesine ait 11.01.2000 tarihinde yine noterden onaylı bir sözleşmeye dayanmaktadır.

 Bu durumda, şikayetçinin tahliye emrine konu edilen yeri iflas tarihinden (04.03.2003) öncesine ait ve 2004 sayılı İİK’nun 135/II. maddesi hükmü anlamında düzenlenmiş resmi bir belgeyle belgelenmiş bir akde dayalı olarak işgal etmekte olduğunun kabulü gerekir.

 Yukarıda belirtildiği üzere, üçüncü kişi taşınmazda hacizden (somut olayda iflastan) önceki tarihli bir sözleşmeye dayalı olarak bulunduğunu resmi nitelikte bir belge ile ispat etmesi durumunda tahliye emrinin iptali gerekir.

 Hal böyle olunca; yerel mahkemece, şikayetçinin eldeki şikayete konu yapılan 115 ada 20 parselde bulunan 54 CE nolu olarak kayıtlı bağımsız bölümde İİK’nun 135/II. maddesi hükmü anlamında düzenlenmiş resmi bir belgeyle belgelenmiş bir akde dayalı olarak işgal etmekte olduğunu ispat ettiği gerekçesiyle tahliye emrinin iptali ile Özel Daire bozmasına karşı direnilmesi usul ve yasaya uygun olup, onanması gerekir.

 Bu nedenle, şikayetçi V. M. ve S. M. vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile “bozma” yönündeki Hukuk Genel Kurulu’nun 26.12.2012 gün ve E:2012/12-516, K:2012/1352 sayılı kararının kaldırılmasına ve direnme kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir.

 Sonuç: Şikayetçi V. M. ve S. M. vekilinin karar düzeltme isteminin kabulüne, Hukuk Genel Kurulu’nun 26.12.2012 gün ve E:2012/12-516, K:2012/1352 sayılı bozma kararının kaldırılmasına; yerel mahkeme direnme hükmünün yukarıda açıklanan gerekçelerle karar düzeltme yoluna başvuran yararına ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 17.04.2013 gününde oybirliğiyle kesin olarak karar verildi. (¤¤)

T.C YARGITAY .Hukuk Genel Kurulu Esas: 2012/ 12-445 Karar: 2012 / 730 Karar Tarihi: 17.10.2012

ÖZET: İstek, tahliye emrinin şikayet kanun yoluyla iptaline ilişkindir. Somut olayda; şikayetçi tarafın delil olarak ileri sürdüğü kira sözleşmesi adi yazılı nitelikte olup, bu nitelikteki belgeler geçmişe dönük olarak her zaman düzenlenebileceğinden, yasanın aradığı nitelikte bir belge olarak kabul edilemez. Ayrıca, taşınmaz satış ilanında geçen  ibaresi, 115 ada 19 parselde bulunan bağımsız bölümlere ilişkin tapuya şerh edilmiş kira sözleşmelerini kastetmekte olup, bu ibareye dayalı olarak şikayetçi tarafın bir hak iddiasında bulunması olanaklı değildir. Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen ve aynı hususlara işaret eden Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

(2004 S. K. m. 72, 135) (YHGK 23.05.2007 T. 2007/12-297 E. 2007/287 K.)

 Dava: Şikayet kanun yoluna başvuru nedeniyle yapılan yargılama sonunda; İstanbul 9.İcra Hukuk Mahkemesince şikayetin kabulü ile tahliye emrinin iptaline dair verilen 25.10.2010 gün ve 2010/1058 E., 1498 K. sayılı kararın incelenmesi karşı taraf müflis Kiriş Otelcilik ve Turizm A.Ş. İflas Masası vekiliyle karşı taraf/İhale alıcısı Mert İnşaat Turizm A.Ş. vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin 22.11.2011 gün ve 5097 E. – 20890 K. sayılı ilamı ile;

 (…İstanbul 6. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 04.03.2003 tarih ve 2002/109 Esas, 2003/215 Karar sayılı ilamıyla Kiriş Otelcilik ve Turizm AŞ’nin iflasına karar verildiği, İstanbul İflas Dairesinin 2003/4 sayılı dosyasından yapılan ihalede borçluya ait 19 parsel sayılı taşınmazın Mert İnşaat A.Ş.’ye satıldığı ve satışın kesinleşmesinden sonra, şikayetçi üçüncü şahsa İİK.nun 135 inci maddesi gereğince tahliye emri gönderildiği anlaşılmıştır.

 Yasal süresi içerisinde şikayetçi tarafça icra mahkemesinde tahliye emrine karşı şikayette bulunulmuş, mahkemece de şikayetin kabulüne karar verilmiştir.

 İİK’nun 135/2 nci maddesi taşınmaz borçlu tarafından veya hacizden evvelki bir tarihte yapıldığı resmi bir belgeyle belgelenmiş bir akde dayanmayarak başkaları tarafından işgal edilmekte ise on beş gün içinde tahliyesi için borçluya ve işgal edene bir tahliye emri tebliğ edilir. Bu müddet içinde tahliye edilmezse zorla çıkarılıp taşınmaz alıcıya teslim olunur hükmünü içermektedir.

 Anılan hükme göre, alıcıya ihale edilen taşınmaz bir üçüncü kişi tarafından işgal edilmekte ise ihalenin kesinleşmesi üzerine alıcı, icra dairesinden, üçüncü kişinin taşınmazdan çıkarılmasını isteyebilir.

 Üçüncü kişi icra mahkemesinde taşınmazı hacizden önceki bir tarihte yapıldığı resmi bir belgeyle belgelenmiş bir akde dayanarak işgal etmekte olduğunu ispat etmekle yükümlüdür (m.135, II c.!). Üçüncü kişi, taşınmazı işgal etmekte haklı bulunduğunu, hacizden önce yapılmış resmi bir belgeyle ispat ederse, icra mahkemesi, tahliye emrinin iptaline karar verir.

 Üçüncü kişi, kiracı olduğunu hacizden önce tapuya şerh verilmiş bir kira sözleşmesiyle ispat ederse, icra mahkemesi, tahliye emrinin iptaline karar verir.

 Yine üçüncü kişi, kiracı olduğunu hacizden önce noterde düzenlenmiş veya onaylanmış bir kira sözleşmesiyle ispat ederse, icra mahkemesi, tahliye emrinin iptaline karar verir (Prof. Dr. Baki Kuru İcra ve İflas Hukuku, El Kitabı. Kasım 2004 baskı s. 40), (Hukuk Genel Kurulu’nun 23.05.2007 tarih ve 2007/12-297 esas, 2007/287 karar sayılı kararı).

 Somut olayda 04.03.2003 tarihinde Kiriş Otelcilik ve Turizm AŞ.nin iflasına karar verilmiştir. Şikayetçi tarafından sunulan sözleşme ve belgelerin adi nitelikte olup, İİK’nun 135/2 nci maddesinde belirtilen nitelikte olmadığı görülmüştür.

 Bu durumda şikayetçi, iflas tarihinden evvel taşınmazı işgal etmekte haklı bulunduğunu iflas tarihinden önce tapuya şerh verilmiş bir kira sözleşmesi ile ya da İİK. nun 135/2 nci maddesinde yazılı nitelikte iflas tarihinden önce yapılmış resmi bir belgeyle ispatlayamadığına göre, mahkemece şikayetin reddi yerine kabulüne karar verilmesi isabetsizdir…)

 gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

 Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

 Karar: İstek, tahliye emrinin şikayet kanun yoluyla iptaline ilişkindir.

 Mahkemece, şikayetin kabulüyle tahliye emrinin iptaline karar verilmiştir.

 Karşı taraf/müflis Kiriş Otelcilik ve Turizm A.Ş. İflas Masası vekiliyle karşı taraf/ihale alıcısı Mert İnşaat Turizm A.Ş. vekilinin temyizleri üzerine, bu istem kabul edilerek, yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçeyle bozulmuştur.

 Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiş; hükmü karşı taraf/müflis Kiriş Otelcilik ve Turizm A.Ş. İflas Masası vekiliyle karşı taraf/İhale alıcısı Mert İnşaat Turizm A.Ş. vekili, temyiz etmiştir.

 Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; şikayetçinin tahliye emrine konu edilen yeri iflas tarihinden (4.3.2003) öncesine ait ve 2004 sayılı İİK’nun 135/II. maddesi hükmü anlamında düzenlenmiş resmi bir belgeyle belgelenmiş bir akde dayalı olarak işgal etmekte olduğunu ispatlayıp ispatlayamadığı, noktasında toplanmaktadır.

 Bu noktada, konuya ilişkin yasal düzenleme hakkında kısa bir açıklama yapılmasında yarar vardır:

 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu(İİK)’nun 06.06.1985 tarih ve 3222 Sayılı Kanunun 17 nci maddesiyle değişik 135/II. maddesi; Taşınmaz borçlu tarafından veya hacizden evvelki bir tarihte yapıldığı resmi bir belgeyle belgelenmiş bir akde dayanmayarak başkaları tarafından işgal edilmekte ise onbeş gün içinde tahliyesi için borçluya veya işgal edene bir tahliye emri tebliğ edilir. Bu müddet içinde tahliye edilmezse zorla çıkarılıp taşınmaz alıcıya teslim olunur. hükmünü içermektedir.

 Anılan maddenin değişiklik içeren 3222 Sayılı Kanunun Hükümet Gerekçesinde ise: İcra marifetiyle satılan gayrimenkullerin alıcısına teslimde güçlüklerle karşılaşılmaması ve borçluyla gayrimenkulü işgal eden arasında muhtemel suiniyetli anlaşmaları önlemek amacıyla, 135 inci maddenin ikinci fıkrası değiştirilmekte ve 27 ve 276 ncı maddelere paralel olarak, akdin usulüne uygun bir şekilde hazırlanmış resmi bir belgeye dayanması şartı getirilmektedir. denilmektedir.

 Bunlar göstermektedir ki, üçüncü kişi taşınmazda hacizden önceki tarihli bir sözleşmeye dayalı olarak bulunduğunu resmi nitelikte bir belgeyle ispat etmelidir.

 Burada ispat külfeti üçüncü kişiye aittir. Sözleşmenin hacizden önceki bir tarihte tapuya şerh verilmiş olması veya hacizden önceki bir tarihte noterlikçe düzenlenmiş ya da onaylanmış olması hallerinde tahliye emrinin iptali gerekir.

 Ne var ki, yasa hükmü karşısında adi nitelikte bir sözleşmeye dayanılamayacağı gibi, mahkemece de bu nitelikte bir belgeye dayalı olarak tahliye emrinin iptaline karar verilemez.

 Zira adi nitelikte bir sözleşme her zaman (bu arada geçmişe dönük olarak da) düzenlenebilir.

 İşte bu nedenledir ki, yukarıda değinildiği üzere, kanun koyucu olası kötüniyetli anlaşmaları önlemek için anılan maddenin ikinci fıkrasını (m.135/II) değiştirmiştir.

 Öte yandan, icra mahkemesinin bu konuda verdiği karar kesin hüküm teşkil etmeyeceğinden, üçüncü kişi genel mahkemede taşınmazda hacizden önceki tarihli bir sözleşmeye dayalı olarak bulunduğuna ilişkin tespit davası açabilir. Bu dava, İİK’ nun 72 nci maddesi anlamında bir menfi tespit davasıdır.

 Somut olayda; Şikayetçi tarafın delil olarak ileri sürdüğü kira sözleşmesi adi yazılı nitelikte olup, bu nitelikteki belgeler geçmişe dönük olarak her zaman düzenlenebileceğinden, yasanın aradığı nitelikte bir belge olarak kabul edilemez.

 Ayrıca, taşınmaz satış ilanında geçen …kira şerhleriyle birlikte satılacağı… ibaresi, 115 ada 19 parselde bulunan bağımsız bölümlere ilişkin tapuya şerh edilmiş kira sözleşmelerini kastetmekte olup, bu ibareye dayalı olarak şikayetçi tarafın bir hak iddiasında bulunması olanaklı değildir.

 Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen ve aynı hususlara işaret eden Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

 Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

 Sonuç: Karşı taraf/müflis Kiriş Otelcilik ve Turizm A.Ş. İflas Masası vekiliyle karşı taraf/İhale alıcısı Mert İnşaat Turizm A.Ş. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 s. Kanunun 30. maddesiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen Geçici madde 3 atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429 uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu’na 5311 s. Kanun’un 29 uncu maddesiyle eklenen Geçici 7 nci madde atfıyla aynı Kanun’un 366/III. maddesi uyarınca tebliğden itibaren 10 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 17.10.2012 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)

T.C YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2009/ 27333 Karar: 2010 / 8903 Karar Tarihi: 13.04.2010

ÖZET: Somut olayda tahliyesi istenilen taşınmazda alacaklı lehine ipotekler tesis edilmiş olup şikayetçi bu tarihlerden sonra kira sözleşmesini tapuya şerh ettirmiştir. Alacaklı tarafından icra dairesine başvurarak kiracılık sıfatlarını kabul etmeksizin kira paralarının takip dosyasına yatırılmasını istediği, bu istemin alacaklının hakkını ortadan kaldırmadığı, şikayetçi tapuda ilgili sıfatı olduğundan kıymet takdir raporunun tebliğini istediği görülmüştür. Anılan işlemler mahkemenin kabulünün aksine alacaklının kiracılık sıfatının kabulüne yönelik olmadığı açıktır. Bu durumda şikayetçi tarafından hacizden evvelki (ipotek tarihinden) bir tarihte yapıldığı resmi bir belge ile belgelenmiş bir akde dayanılarak taşınmazı işgal ettiği ispatlanamamıştır. Açıklanan nedenlerle istemin reddi yerine kabulüne dair hüküm tesisi isabetsizdir.

(2004 S. K. m. 127, 132, 135, 150)

 Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

 Karar: İpoteğin paraya çevrilmesi yoluyla yapılan takip sonucu taşınmaz alacaklı banka tarafından alacağa mahsuben alınmış, ihalenin kesinleşmesi üzerine taşınmazda kiracı sıfatıyla bulunan şikayetçiye İİK.’nun 135/2 maddesi hükmü uyarınca tahliye emri gönderilmiş, üçüncü kişinin şikayeti üzerine mahkemece alacaklının 05.09.2007 ve 14.09.2007 tarihli işlemlerle kiracılık sıfatını kabul ettiği gerekçesiyle istemin kabulüyle tahliye emrinin iptaline karar verilmiştir.

 Alacaklı/alıcıya ihale edilen taşınmaz bir üçüncü kişi tarafından işgal edilmekte ise, (ihalenin kesinleşmesi üzere) alıcı, icra dairesinden, üçüncü kişinin taşınmazdan çıkarılmasını isteyebilir.

 İİK’nun 135/2. maddesi taşınmaz borçlu tarafından veya hacizden evvelki bir tarihte yapıldığı resmi bir belge ile belgelenmiş bir akde dayanmayarak başkaları tarafından işgal edilmekte ise onbeşgün içinde tahliyesi için borçluya ve işgal edene bir tahliye emri tebliğ edilir. Bu müddet içinde tahliye edilmezse zorla çıkarılıp taşınmaz alıcıya teslim olunur hükmünü içermektedir.

 Somut olayda tahliyesi istenilen taşınmazda alacaklı lehine 08.06.1995, 12.12.1996 ve 07.09.1998 tarihlerinde ipotekler tesis edilmiş olup şikayetçi bu tarihlerden sonra 27.05.2005 tarihinde kira sözleşmesini tapuya şerh ettirmiştir. Alacaklı tarafından 05.09.2007 tarihinde İİK’nun 150/b maddesi uyarınca icra dairesine başvurarak kiracılık sıfatlarını kabul etmeksizin kira paralarının takip dosyasına yatırılmasını istediği, bu istemin İİK’nun 132.ve150/b maddelerine göre alacaklının hakkını ortadan kaldırmadığı, 14.09.2007 tarihinde ise İİK’nun 127. maddesi uyarınca şikayetçi tapuda ilgili sıfatı olduğundan kıymet takdir raporunun tebliğini istediği görülmüştür. Anılan işlemler mahkemenin kabulünün aksine alacaklının kiracılık sıfatının kabulüne yönelik olmadığı açıktır. Bu durumda şikayetçi tarafından hacizden evvelki (ipotek tarihinden) bir tarihte yapıldığı resmi bir belge ile belgelenmiş bir akde dayanılarak taşınmazı işgal ettiği ispatlanamamıştır.

 Açıklanan nedenlerle istemin reddi yerine yazılı gerekçelerle kabulüne dair hüküm tesisi isabetsizdir.

 Sonuç: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK.’nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 13.04.2010 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)

Doğrudan Mernis adresine tebligat çıkarılması usulsüzdür. Usulsüz tebligat TK 10 TK 21/2

7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun bilinen adrese tebligatı düzenleyen 10. maddesinin 1. fıkrasına göre; tebligat muhatabın bilinen en son adresinde yapılır. 6099 Sayılı Yasanın 3. maddesi ile eklenen aynı maddenin 2. fıkrasına göre ise, bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması halinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat bu adrese yapılır. Aynı Kanun’un tebliğ imkansızlığı ve tebellüğden imtina başlıklı 21. maddesine, 6099 Sayılı Yasanın 5. maddesi ile eklenen 2. fıkrasında; “Gösterilen adres muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi olup, muhatap adreste hiç oturmamış veya o adresten sürekli olarak ayrılmış olsa dahi, tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir veya memurlarına imza karşılığında teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırır. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır” hükmü yer almaktadır.

Öncelikle muhatabın bilinen son adresine tebligat çıkarılması, eğer muhatap bulunamıyor, tebligat yapılamıyor ise TK 21 maddesi uygulanmalıdır.

Bilinen adreste tebligat:

Madde 10 – Tebligat, tebliğ yapılacak şahsa bilinen en son adresinde yapılır. (Ek fıkra: 11/1/2011-6099/3 md.) Bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması hâlinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır. Şu kadar ki; kendisine tebliğ yapılacak şahsın müracaatı veya kabulü şartiyle her yerde tebligat yapılması caizdir.

T.C YARGITAY
12.Ceza Dairesi
Esas: 2019/ 12190
Karar: 2021 / 5585
Karar Tarihi: 07.07.2021

Mahkemesi :Asliye Ceza Mahkemesi

Suç : Taksirle yaralama

Hüküm : TCK’nın 89/4, 62, 50, 52, 52/4, 53/6. maddeleri gereğince mahkumiyet

Taksirle yaralama suçundan sanığın mahkumiyetine ilişkin hüküm, sanık tarafından temyiz edilmekle, dosya incelendi gereği düşünüldü;

Sanığın duruşmada bildirdiği adresi ile mernis adresi aynı olmasına rağmen, sanığın yokluğunda verilen kararın, direkt mernis şerhli olarak bu adresine 7201 sayılı Tebligat Kanununun 21/2. maddesi gereğince doğrudan usulsüz tebliğ edildiği, duruşmada bildirmiş olduğu adresine Tebligat Kanununun 21/1. maddesine göre normal tebligat çıkarılıp, çıkarılan tebligatın bila tebliğ iade edilmesi halinde, aynı Kanunun 21/2. maddesi uyarınca adres kayıt sistemindeki adres bilinen en son adres olarak kabul edilerek gerekçeli kararın tebliğe çıkartılması gerekirken, doğrudanmernis adresine aynı Kanunun 21/2. maddesi uyarınca tebliği usulsüz olduğu anlaşılmakla temyiz başvurusunun süresinde olduğu kabul edilerek yapılan incelemede;

Gündüz, yerleşim yerinde, sanık, idaresindeki minübüs ile çıkış eğimli iki yönlü yolda seyir halindeyken kavşağa geldiğinde seyir yönüne göre kavşağa sağ taraftan giren katılan idaresindeki motosiklet ile çarpışması sonucu motosiklet sürücüsü ve yanındaki yolcunun basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığı, mahkeme keşif ve trafik bilirkişi raporu ile sanık asli kusurlu olarak kazaya sebebiyet verdiğinin tespit ve kabul edildiği olayda; sanığın taksirle birden fazla kişinin yaralanması suçundan TCK’nın 89/4, 62/1, 50, 52, 52/4, 53/6, maddeleri gereğince 4.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karşın, hüküm gerekçesinde sanığın TCK’nın 89/1-2.b maddesi gereğince cezalandırılmasına karar verildiğinin belirtilmesi, mahallinde düzeltilmesi mümkün yazım hatası olarak değerlendirilmiştir.

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanığın kusura,ödeme gücü olmadığına ilişkin temyiz itirazlarının reddi ile hükmün isteme uygun olarak ONANMASINA, 07.07.2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


T.C YARGITAY
14.Hukuk Dairesi
Esas: 2021/ 1557
Karar: 2021 / 3910
Karar Tarihi: 09.06.2021

Taraflar arasındaki ortaklığın giderilmesi davasından dolayı mahal mahkemesinden verilen hüküm davalı … tarafından temyiz edilmekle, dosya incelendi, gereği düşünüldü:

K A R A R

1-7201 sayılı Tebligat Kanunu, 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 sayılı Kanunla değiştirildikten sonra, gerçek kişilere yapılacak tebligatla ilgili olarak iki aşamalı bir yol benimsenmiştir.

a) Bu kanun değişikliğine göre, muhatabın adres kayıt sistemindeki adresine, Kanunun 21/2. maddesi uyarınca doğrudantebligat yapılması mümkün değildir. Muhataba çıkarılan ilk tebligatın, öncelikle bilinen veya gösterilen en son adresine, mavi renkli zarf kullanılmaksızın ve adres kayıt sistemindeki adres olduğuna ilişkin şerh verilmeksizin Kanunun 10. maddesine göre normal bir şekilde çıkarılması gerekir. Muhatabın bu adreste bulunmaması durumunda, tebliğ memurunca Kanunun 20 ve 21. maddesinin birinci fıkrası ile Tebligat Yönetmeliğinin 29. maddesi uyarınca, muhatap lehine olan araştırmalar yapılarak tebligatın kendisine ulaşması ve bilgilendirme işlemlerinin yerine getirilmesi gerekir.

b) Muhatabın gösterilen adresten sürekli olarak ayrılması ve yeni adresinin de tebliğ memurunca tespit edilememesi durumunda, tebliğ evrakının tebligatı çıkaran mercie geri gönderilmesi gerekir. Ancak bu aşamadan sonra, Kanunun 10/2 ve Yönetmeliğin 16/2. maddeleri nazara alınarak, tebliğ evrakının açık mavi renkli zarfla, adresin muhatabın adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresi olduğu belirtilerek, Kanunun 21/2. maddesine göre tebliği mümkün olabilecektir.

Tebligat Kanununun 10/2 ve 21/2. maddeleri farklı şekilde yorumlanarak, başka adresi bilinmediği gerekçesiyle muhatabın adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresine doğrudan doğruya 21/2. maddesine göre tebligat çıkartılması muhatabın savunma hakkını kısıtlayacağından, Anayasanın “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesi ve 6100 sayılı HMK’nın “Hukuki dinlenilme hakkı” başlıklı 27. maddesi ile Tebligat Kanununun yukarıda bahsi geçen hükümlerine aykırı olacaktır.

Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olaya gelince; davalılardan …, …, …, …, …, …, …, …, …, …, …, …, …, …, …, …, …, …, …’e ve ilgili kişiler Rabia Budak ile …’a yapılan gerekçeli karar tebligatlarının, yukarıda açıklanan ilke ve kurallara aykırı olarak TK’nın 10/2. maddesi gözardı edilmek suretiyle, yasal şartları oluşmadan ilk seferde doğrudan doğruya mernis şerhi de konulmadan TK’nın 21/2. maddesine göre yapıldığı ve usulüne uygun olmadığı anlaşıldığından adı geçen davalıların ve ilgili kişilerin adreslerine 7201 sayılı Tebligat Kanunu ve Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik hükümlerine uygun şekilde gerekçeli karar tebliği sağlanıp yasal temyiz süresinin beklenilmesi,

2-Kendisine kayyım atandığı anlaşılan kayıt maliklerinden Ali Budak’a ait kayyım atanma kararının ilgili mahkemesinden getirtilerek dosya içerisine alınması,

3-Dava konusu 550 parsel sayılı taşınmazın ifrazı ile ortaya çıkan 1248, 1249 ve 1250 parsel sayılı taşınmazların da yeni 143 ada 176, 177 ve 178 parsel taşınmazlar olduğu, bu taşınmazların tapu kayıtları üzerinde kamulaştırma şerhi bulunduğu anlaşıldığından, kamulaştırma işlemlerinin tamamlanıp tamamlanmadığının, tamamlanmış ise kamulaştırılan kısmın anılan taşınmaz(lar)dan ifraz edilip edilmediğinin ilgili kurumlardan sorularak alınacak yazı cevaplarının dosya arasına alınması ve belirtilen eksiklikler giderildikten sonra temyiz incelemesi yapılmak üzere Dairemize gönderilmesi için dosyanın MAHKEMESİNE İADESİNE, 09.06.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.


T.C YARGITAY
8.Hukuk Dairesi
Esas: 2018/ 4759
Karar: 2020 / 1570
Karar Tarihi: 19.02.2020

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

DAVA TÜRÜ : Elatmanın Önlenmesi, Yıkım Ve Eski Hale İade

K A R A R

1. 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 16. maddesine göre, “Kendisine tebliğ yapılacak şahıs adresinde bulunmazsa tebliğ kendisi ile aynı konutta oturan kişilere veya hizmetçilerinden birine yapılır.” Yine, anılan Kanunun 17. maddesine göre, “Belli bir yerde devamlı olarak meslek ve sanatını icra edenler, o yerde bulunmadıkları takdirde tebliğ aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birine, meslek ve sanatını evinde icra edenlerin memur ve müstahdemlerinden biri bulunmadığı takdirde aynı konutta oturan kişilere veya hizmetçilerinden birine yapılır.”

Kanunun 16 ve 17. maddelerine göre yapılan tebligatın geçerli olabilmesi için, muhatabın adreste bulunmama sebebinin tespiti, yine, muhatap ile muhatap adına tebligatın yapılacağı kimsenin aynı konutta birlikte oturan kişi veya hizmetçi/daimi çalışan olması gerekir.

Davalılardan …, …, … ve …’e, adreste bulunmama nedenleri belirtilmeksizin ve davalılar ile birlikte sakin olup-olmadığı hususunda tereddüt oluşturacak şekilde “aynı köyde kardeşi/kızı …” imzası ile yapılan tebligatlar usulsüz olup; adı geçenlere 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümleri uyarınca yöntemine uygun biçimde gerekçeli karar ve temyiz dilekçesi tebliğ edilerek bu noksanlığın giderilmesi, usulüne uygun tebliğden sonra temyiz süresinin beklenilmesi,

2. Tebligat Kanunu’nun 10. maddesi gereği tebligat ilk olarak şahsa bilinen en son adresinde yapılır, bilinen son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması halinde muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi bilinen en son adresi kabul edilir ve tebligat buraya yapılır. Davalı …’ya yapılan karar tebliği, doğrudan doğruya mernis adresine Tebligat Kanunu’nun 21/2. maddesi hükmüne göre yapılmış olup yerleşik Yargıtay kararları ve uygulama doğrultusunda bilinen son adresi mernis adresi dahi olsa mernis şerhi konulmaksızın bu adrese önce normal tebligat yapılması, tebligatın yapılamaması halinde ise memis adresi olan bu yere Tebligat Kanunu’nun 21/2. maddesi hükmü gereği tebligat yapılması gerekmektedir. O halde; davalıya gerekçeli karar tebliğinin 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine uygun olarak yapılmadığı anlaşıldığından, adı geçene 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümleri uyarınca yöntemine uygun biçimde karar tebliğ edilerek bu noksanlığın giderilmesi, usulüne uygun karar tebliğinden sonra temyiz süresinin beklenilmesi için dosyanın mahal Mahkemesine GERİ ÇEVRİLMESİNE, 19.02.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.MEVZUATİÇTİHATYÜRÜTMEYİ DURDURMAİSTİNAF


T.C YARGITAY
13.Hukuk Dairesi
Esas: 2017/ 3066
Karar: 2019 / 12805
Karar Tarihi: 18.12.2019

MAHKEMESİ :Tüketici Mahkemesi

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

K A R A R

Davacı banka vekili, davalının müvekkili bankadan kullandığı tüketici kredisi ve ek hesabın ödenmemesi nedeni ile yapılan genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinin, davalının haksız itirazı üzerine durduğunu ileri sürerek, itirazın iptalini, takibin devamını ve %20’den az olmamak üzere icra inkar tazminatına hükmedilmesini talep etmiştir.

Davalı cevap vermemiştir.

Mahkemece, yargılamada toplanan delillere ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, davanın kısmen kabulü ile, takibe konu tüketici kredisi yönünden; icra takibinin 37.83,23 TL asıl alacak, 2.235,29 TL işlemiş faiz, 110,96 TL BSMV, 125,54 TL takip masrafı olmak üzere 39.655,02 TL alacak üzerinden devamına, takibe konu kredili mevduat hesabı yönünden ise; takibin 2181,13 TL asıl alacak, 75,56 TL işlemiş faiz ve 3.78,00 TL BSMV olmak üzere toplam 2.260,47 TL alacak üzerinden devamına, her iki alacak yönünden asıl alacağın %20’si oranında icra inkâr tazminatının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar verilmiştir.Karar, davalı tarafça temyiz edilmiştir.

1-Asıl kararın davalı tarafından temyizi üzerine, Mahkeme, 31/10/2016 tarihli kararı ile, davalının temyiz başvurusunu, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 15 günlük yasal süre içerisinde yapılmadığı gerekçesiyle reddetmiş, davalı, temyiz isteminin süreden reddine dair ek kararı süresinde temyiz etmiş, asıl karara ilişkin temyiz itirazlarının da değerlendirilmesini talep etmiştir.

7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun bilinen adrese tebligatı düzenleyen 10. maddesinin 1. fıkrasına göre; tebligat, muhatabın bilinen en son adresinde yapılır. 6099 Sayılı Yasanın 3. maddesi ile eklenen aynı maddenin 2. fıkrasına göre ise, bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması halinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat bu adrese yapılır.

Aynı Kanun’un tebliğ imkansızlığı ve tebellüğden imtina başlıklı 21. maddesine, 6099 sayılı Yasanın 5. maddesi ile eklenen 2. fıkrasında; “Gösterilen adres muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi olup, muhatap adreste hiç oturmamış veya o adresten sürekli olarak ayrılmış olsa dahi, tebliğ memuru, tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir veya memurlarına imza karşılığında teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırır. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır” hükmü yer almaktadır.

Belirtilen yasal mevzuat uyarınca, kişiye önce bilinen en son adresi esas alınarak, bilinen bir adresi yok ise adres kayıt sistemindeki adresi esas alınarak, Tebligat Kanunu hükümleri uyarınca normal tebligat gönderilmeli, adres tebligata elverişli değilse ya da tebligat yapılamazsa, adres kayıt sistemindeki adresine buna ilişkin şerh de düşülerek, 21/2. madde uyarınca tebligat çıkartılmalıdır.

Öte yandan, Tebligat Kanunu’nun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin 16/2. maddesine göre; Tebligat Kanunu’nun 2l/2. maddesi gereğince tebligat yapılabilmesi için, tebliği çıkaran mercice; “Tebligat çıkarılan adres muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi olduğundan, tebliğ imkansızlığı durumunda tebligatın TK’nun 21/2. maddesine göre bu adrese yapılması”na dair tebliğ evrakı üzerine kayıt düşülmesi zorunlu olup; tebligatı çıkaran mercii tarafından anılan şekilde şerh verilmeden, salt “mernis adresi” ibaresine dayanılarak, dağıtıcı tarafından 21/2. maddeye göre tebliğ işlemi yapılamaz.

Somut olayda, Mahkemenin gerekçeli kararı, davalının “… mah. …. Cad. No: 16 C İç Kapı no: 68……” adresinde, 05.10.2016 tarihinde “Adresin kapalı olması ve adresin Mernis adresi olduğu evrakı çıkaran merci tarafından belirtilmesi sebebiyle TK 21/2. Md gereği bağlı bulunduğu mahalle muhtarı imzasına teslim edilip 2 nolu haber kağıdı adresin kapısına yapıştırılmıştır.” şerhi ile doğrudan 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 2l/2. maddesine göre işlem yapılarak tebliğ edildiği görülmektedir. Borçlunun bilinen bu adresine daha önceden tebligat yapılmış olup, söz konusu adresin tebligata elverişli olmadığı (bu adreste artık borçluya tebligat yapılamadığı) tebliğ memurunca araştırılıp tespit edilmeden söz konusu adres mernis adresi de olsa doğrudanTebligat Kanunu’nun 21/2. maddesine göre işlem yapılamayacağı gibi, tebliğ zarfında Tebligat Kanunu’nun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin 16/2. maddesinde öngörülen; Tebligat çıkarılan adres, muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi olduğundan, tebliğ imkansızlığı durumunda, tebligatın, TK’nun 21/2. maddesine göre bu adrese yapılması’na dair meşruhat bulunmadığından, tebliğ işleminin TK’nun 21/1 ve Tebligat Yönetmeliğinin 30.maddesine göre yapılması gerekirken tebliğ memurunun kendiliğinden TK’nun 21/2.maddesine göre işlem yapması kanuna aykırıdır. Dolayısıyla gerekçeli kararın davalıya tebliğine dair tebliğ işleminin usûlsüz olduğu anlaşılmaktadır.

O hâlde, usûlsüz tebliği işlemine göre, gerekçeli temyiz dilekçesinin yasal süresi içerisinde verildiğinin kabulü gerekmektedir. Bu itibarla, davalının temyiz talebinin süreden reddine ilişkin Mahkemenin 31/10/2016 tarihli ve E.2015/71, K.2016/1045 sayılı ek kararının kaldırılmasına, davalının temyiz itirazlarının esasının incelenmesine karar vermek gerekmiştir.

2-Davalının temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre yerinde olmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usûl ve yasaya uygun olan hükmün onanmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalının temyiz talebinin reddine dair mahkeme ek kararının KALDIRILMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle esas ilişkin kararın ONANMASINA, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18/12/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.

KAYNAK : SİNERJİ MEVZUAT

Haksız fiilde zamanaşımı

Uzamış Ceza Zamanaşımı nedir?

Haksız fiilde ceza zamanaşımı ne zaman başlar?

TBK 72.maddesi zamanaşımı düzenlemiştir.

C. Zamanaşımı I. Kural MADDE 72- Tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Ancak, tazminat ceza kanunlarının daha uzun bir zamanaşımı öngördüğü cezayı gerektiren bir fiilden doğmuşsa, bu zamanaşımı uygulanır.

Haksız fiil dolayısıyla zarar gören bakımından bir borç doğmuşsa zarar gören, haksız fiilden doğan tazminat istemi zamanaşımına uğramış olsa bile, her zaman bu borcu ifadan kaçınabilir.

2 yıllık zamanşımının başladığı tarih zararın ve tazminat sorumlusunun KESİN olarak öğrenildiği tarih olacaktır. Öğrenebilecek durumda olmak zamanaşımının başlamasına neden olmaz.

İki Koşulun birlikte gerçekleşmesi gerekir.

  1. Haksız eylemi işleyenin ve tazminat sorumlularının öğrenilmesi
  2. Zarar ve kapsamının öğrenilmesi

İki koşul bir arada gerçekleşmediği sürece zamanaşımı süresi başlamayacaktır.

Zarar ne zaman öğrenilmiş sayılır ?

Zararın öğrenildiği tarih yorumunda öğreti ve kararlarda kabul edilen görüşe göre, ZARARIN GERÇEKLEŞMESİ ve DAVA EDİLEBİLİR NİTELİK kazanması halinde zamanaşımının başlayacağı kabul edilir.

Uzun yıllar sonra ortaya çıkan zararlar için dava açılabilir mi?

BK 72’de sayılan 10 yıllık süre geçtikten sonra dava açılabileceği yönünde 1999 depremine ilişkin emsal kararlar mevcuttur. Binanın çürük ve ayıplı yapıldığının 27 yıl sonra deprem ile ortaya çıkması durumunda Yargıtay öğrenme tarihini 17 Ağustos 1999 olarak ele almıştır.

Uzamış ceza zamanaşımı nedir?

Haksız fiilin aynı zamanda suç oluşturması durumunda, ilgili suçun ceza zamanaşımı süresinin hukuk davasına uygulanmasıdır. Soruşturma ve kovuşturma yapılmaksızın sadece suç teşkil etmesi yeterli görülmektedir.

Suça denk gelen kanun maddesindeki yüksek olan ceza,  zamanaşımında dikkate alınır

TCK

Dava zamanaşımı Madde 66- (1) Kanunda başka türlü yazılmış olan haller dışında kamu davası;

a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda otuz yıl,

b) Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmibeş yıl,

c) Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıl,

d) Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda onbeş yıl,

e) Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda sekiz yıl, Geçmesiyle düşer

‘sahtekar’ ifadesi hakaret suçudur

T.C YARGITAY 4.Ceza Dairesi Esas: 2018/ 1184 Karar: 2018 / 4169 Karar Tarihi: 01.03.2018

ÖZET: Hükümden sonra yürürlüğe giren kanun değişikliği ile tehdit suçunun da uzlaşma kapsamına alınmış olması karşısında uzlaştırma işlemleri yerine getirildikten sonra sonucuna göre sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi gerekir.

(5237 S. K. m. 2, 7, 106, 125) (5271 S. K. m. 253, 254)

Sanık … hakkında hakaret ve tehdit suçlarından yapılan yargılama sonucunda, sanığın mahkumiyetine dair Erzurum 4. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 24/06/2015 gün ve 2015/365 karar sayılı hükümlerin sanık tarafından temyizi üzerine,

Dairemizin 23.11.2017 gün ve 2017/2186 esas, 2017/25565 sayılı kararıyla,

“Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:

Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;

A- Sanığa yükletilen hakaret suçundan kurulan kararda öngörülen cezanın nitelik ve niceliğine göre, verildiği tarih itibariyle hükmün temyiz edilemez olduğu anlaşıldığından, 5320 sayılı Kanunun 8/1 ve 1412 sayılı CMUK’nın 317. maddeleri uyarınca sanık …’ün tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ İSTEĞİNİN REDDİNE,

B- Sanık hakkında tehdit suçundan kurulan hükme yönelik temyize gelince,

Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;

02/12/2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanunun 34. maddesiyle değişik 5271 sayılı CMK’nın 253. maddesi ve maddeye eklenen fıkraya göre uzlaşma hükümleri yeniden düzenlenmiş ve sanığa isnat edilen TCK’nın 106/1. maddesi kapsamındaki tehdit suçunun uzlaştırma kapsamında bulunduğu anlaşılmış olmakla, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 2 ve 7. maddeleri de gözetilerek, uzlaştırma işlemi uygulanarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun bu kapsamda tekrar değerlendirilip belirlenmesinde zorunluluk bulunması,

Bozmayı gerektirmiş, sanık …’ün temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, diğer yönleri incelenmeksizin HÜKMÜN 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine,” karar verilmiştir.

I- İTİRAZ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 06/02/2018 gün ve KD – 2018/6324 sayılı yazısı ile,

Sanık tarafından Rize L Tipi Kapalı İnfaz Kurumundan, müştekiye hitaben, müştekinin kardeşi olan ve dosyada tanık olarak beyanına başvurulan …’ın bürosuna gönderdiği mektupta bir kısım ticari işlerden bahsettiği ve sonrasında müştekiye hitaben “Sen adam bile değilmişsin. Böyle bir

sahtekar>lığı ancak sen yapabilirsin. Beni daha fazla delirtme, sabrımla fazla oynama. Senin gibi adamlar yüzünden adam vurdum, içerideyim, bir yıl içinde çıkıcam, parayı yatırmazsan eğer benim çıkmama gerek bile kalmadan, ben istediğimi alırım, benim kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı, senin kaybedecek çok şeyin var, fazla vaktinde yok.” şeklinde hakaret ve tehdit ettiğinden dolayı hakkında TCK’nun 106/1-1, 125/1 maddeleri gereğince cezalandırılması istemi ile 14/04/2015 tarihli iddianame ile dava açıldığı,

Erzurum 4. Asliye Ceza Mahkemece yapılan yargılama sonunda;

1- Sanık …’ün şikayetçi …’ı hayatına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit etmek suçundan eylemine uyan 5237 sayılı TCK.nun 106/1 maddesi gereğince suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araç, işlendiği zaman ve yer, kastın yoğunluğu, suç sebepleri ve saikleri, sanığın amacı, şahsı ve sosyal durumu ve suç işlemeye yatkın kişiliğin nazara alınarak takdiren DOKUZ AY HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,

Sanığın geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları ve cezanın geleceği üzerindeki olası etkileri mahkememizce lehine takdiri indirim sebebi olarak kabul edildiğinden sanığa verilen ceza 5237 sayılı TCK.nun 62. maddesi gereğince takdiren 1/6 oranında indirilerek sanığın neticeten YEDİ AY ONBEŞ GÜN HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,

Sanığın kişiliği, sosyal ve ekonomik durumu, yargılama sürecindeki pişmanlığı ve suçun işlenmesindeki özellikler nedeniyle sanık hakkında 5237 sayılı TCK.nun 50/1 maddesindeki seçenek yaptırımlarının uygulanmasına takdiren YER OLMADIĞINA,

Sanığın mahkememizin 14/02/2014 tarihli ve 2011/394 esas 2014/23 karar sayılı kararıyla karşılıksız yararlanma suçundan 5237 sayılı TCK’nun 163/3, 43/1-2 ve 62. maddeleri gereğince 1 yıl 15 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve cezasının TCK’nun 51/1 maddesi gereğince ertelenmesine karar verildiği, sanığın bu cezasının 04/02/2016 tarihinde infaz edilmiş sayılacağı, sanığın cezasının infazından itibaren üç yıl geçmeden yeni bir suç işlediği anlaşıldığından sanığa verilen cezanın 5237 sayılı TCK.nun 58/1 ve 58/6 maddeleri gereğince mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve 5237 sayılı TCK.nun 58/7 maddesi gereğince cezanın infazından sonra denetimlik serbeslik tedbirinin uygulanmasına, …….”

2- Sanık …’ün şikayetçi …’a hakaret etmek suçundan eylemine uyan 5237 sayılı TCK ‘nun 125/2 maddesi yollamasıyla aynı yasanın 125/1 ve 58/3 maddeleri gereğince suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araç, işlendiği zaman ve yer, kastın yoğunluğu, suç sebepleri ve saikleri, sanığın amacı, şahsı ve sosyal durumu ve suç işlemeye yatkın kişiliğin nazara alınarak takdiren BEŞ AY HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,

Sanığın geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları ve cezanın geleceği üzerindeki olası etkileri mahkememizce lehine takdiri indirim sebebi olarak kabul edildiğinden sanığa verilen ceza 5237 sayılı TCK.nun 62. maddesi gereğince takdiren 1/6 oranında indirilerek sanığın neticeten DÖRT AY BEŞ GÜN HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,

Sanığın kişiliği, sosyal ve ekonomik durumu, yargılama sürecindeki pişmanlığı ve suçun işlenmesindeki özellikler nedeniyle sanık hakkında 5237 sayılı TCK.nun 50/1 maddesindeki seçenek yaptırımlarının uygulanmasına takdiren YER OLMADIĞINA,

Sanığın mahkememizin 14/02/2014 tarihli ve 2011/394 esas 2014/23 karar sayılı kararıyla karşılıksız yararlanma suçundan 5237 sayılı TCK’nun 163/3, 43/1-2 ve 62. maddeleri gereğince 1 yıl 15 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve cezasının TCK’nun 51/1 maddesi gereğince ertelenmesine karar verildiği, sanığın bu cezasının 04/02/2016 tarihinde infaz edilmiş sayılacağı, sanığın cezasının infazından itibaren üç yıl geçmeden yeni bir suç işlediği anlaşıldığından sanığa verilen cezanın 5237 sayılı TCK.nun 58/1 ve 58/6 maddeleri gereğince mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve 5237 sayılı TCK.nun 58/7 maddesi gereğince cezanın infazından sonra denetimlik serbeslik tedbirinin uygulanmasına, …..” temyiz yolu açık olmak üzere karar verildiği,

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen 23/02/2017 tarihli tebliğname ile, sanık hakkında TCK’nun 125/1, maddesinde kalan hakaret suçundan ve TCK’nun 106/1. maddesi kapsamında kaln tehdit suçundan kurulan mahkumiyet hükümlerinin 02/12/2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanunun 34. ve 35. maddesiyle değişik 5271 sayılı CMK’nın 253 ve 254. maddeleri kapsamında kaldığından sanığın hukuki durumunun bu kapsamda tekrar değerlendirilip belirlenmesinde zorunluluk bulunması nedeniyle, HÜKÜMLERİN 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASI talep edildiği,

Yargıtay. 4. Ceza Dairesi 23.11.2017 tarih , 2017/2186 Esas, 2017/25565 karar sayılı ilamı ile,

A- Sanığa yükletilen hakaret suçundan kurulan kararda öngörülen cezanın nitelik ve niceliğine göre, verildiği tarih itibariyle hükmün temyiz edilemez olduğu anlaşıldığından, 5320 sayılı Kanunun 8/1 ve 1412 sayılı CMUK’nın 317. maddeleri uyarınca sanık …’ün tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ İSTEĞİNİN REDDİNE,

B- Sanık hakkında tehdit suçundan kurulan hükmün, 02/12/2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanunun 34. maddesiyle değişik 5271 sayılı CMK’nın 253. maddesi ve maddeye eklenen fıkraya göre uzlaşma hükümleri yeniden düzenlenmiş ve sanığa isnat edilen TCK’nın 106/1. maddesi kapsamındaki tehdit suçunun uzlaştırma kapsamında bulunduğu anlaşılmış olmakla, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 2 ve 7. maddeleri de gözetilerek, uzlaştırma işlemi uygulanarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun bu kapsamda tekrar değerlendirilip belirlenmesinde zorunluluk bulunması, Bozmayı gerektirmiş, sanık …’ün temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, diğer yönleri incelenmeksizin HÜKMÜN 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA 23.11.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildiği,

Yukarıda belirtilen açıklamalar çerçevesinde dosyanın incelenmesinde;

Sanığa hakaret suçundan TCK’nun 125/1. maddesi gereğince doğrudan, verilen 5 ay hapis cezasının, yine TCK’nun 62. maddesi gereğince 4 ay 5 gün hapis cezasına indirilerek, sonuç olarak sanığa 4 ay 5 gün hapis cezası verildiği, verilen bu cezanın başkaca bir tedbire çevrilmediği, temyize tabi ve tebliğnameye aykırı olduğu halde, Dairenizce “Sanığa yükletilen hakaret suçundan kurulan kararda öngörülen cezanın nitelik ve niceliğine göre, verildiği tarih itibariyle hükmün temyiz edilemez olduğu belirtilerek, 5320 sayılı Kanunun 8/1 ve 1412 sayılı CMUK’nın 317. maddeleri uyarınca sanık …’ün tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ İSTEĞİNİN REDDİNE” karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olduğu kanaatine varılmıştır.

SONUÇ VE İSTEM: Erzurum 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 24.06.2015 tarihli 2015/305 Esas , 2015/365 karar sayılı mahkumiyet hümü hakkındaki Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 23.11.2017 tarihli, 2017/2186 Esas, 2017/25565 karar sayılı ilamı ile sanık hakkında hakaret suçundan verilen “TEMYİZ İSTEĞİNİN REDDİNE” kararının kaldırılarak tebliğname doğrultusunda karar verilmesi, İtiraz yerinde görülmez ise, itiraz hakkında bir karar verilmek üzere dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna Tevdii,

İtirazen arz ve talep olunur.”

İsteminde bulunulması üzerine dosya Dairemize gönderilmekle, incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

II- İTİRAZIN KAPSAMI

İtiraz, hakaret hakaret suçundan sanık … hakkında kurulan mahkumiyet kararına karşı, sanık tarafından yapılan temyiz isteğinin reddine dair, Dairemizin 23.11.2017 tarihli kararına yönelik olup, sanık hakkında hakaret suçundan kurulan hükmün temyizinin mümkün olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

III- KARAR

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz gerekçesi yerinde görülmekle, 6352 sayılı Kanunun 99. maddesiyle eklenen 5271 sayılı CMK’nın 308. maddesinin 3. fıkrası uyarınca İTİRAZIN KABULÜNE,

Dairemizce verilen 23.11.2017 gün ve 2017/2186 esas, 2017/25565 sayılı ve sanık … hakkında hakaret suçundan kurulan hükme yönelik sanığın temyiz isteğinin reddine dair kararın, bu suç yönünden KALDIRILMASINA,

Sanık … hakkında hakaret suçundan kurulan, Erzurum 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 24/06/2015 tarihli ve 2015/305 esas, 2015/365 sayılı hükmünün yeniden incelenmesi neticesinde:

Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;

02/12/2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanunun 34. maddesiyle değişik 5271 sayılı CMK’nın 253. maddesi ve maddeye eklenen fıkraya göre uzlaşma hükümlerinin yeniden düzenlenmesi, sanığa isnat edilen ve Dairemizin 23.11.2017 gün ve 2017/2186 esas, 2017/25565 sayılı ilamıyla bozulmasına karar verilen TCK’nın 106/1. maddesi kapsamındaki tehdit suçunun uzlaştırma kapsamına alınması, incelemeye konu hakaret suçu yönünden ise uzlaşma önerisinin yapıldığı tarihte CMK’nın 253/3. maddesinde engel bulunması karşısında, incelemeye konu hakaret suçu yönünden de uzlaştırma önerisinde bulunulmasının gerektiği anlaşıldığından, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 2 ve 7. maddeleri de gözetilerek, uzlaştırma işlemi uygulanarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun bu kapsamda tekrar değerlendirilip belirlenmesinde zorunluluk bulunması,

Bozmayı gerektirmiş, sanık …’ün temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, diğer yönleri incelenmeksizin HÜKÜMLERİN 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 01/03/2018 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)</b

Karayolları Trafik Kanunu 2021 Haziran değişikliği

Zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamındaki tazminatlar ; Değer kaybı tazminatı,Destekten yoksun kalma tazminatı ve Sürekli sakatlık tazminatı hesaplamasında önemli değişiklikler 19.06.2021 tarihli RG de yayınlanmıştır.

Maddi ve manevi tazminat: (2)Madde 90 – (Değişik:14/4/2016-6704/3 md.)Zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamındaki tazminatlar bu Kanunda (…)(2) öngörülen usul ve esaslara tabidir. (Ek cümle:9/6/2021-7327/18 md.) Bu tazminatlardan;

a) Değer kaybı tazminatı, aracın; piyasa değeri, kullanılmışlık düzeyi, hasara uğrayan parçaları ile hasar tutarı dikkate alınarak,

b) Destekten yoksun kalma tazminatı, ulusal doğum ve ölüm istatistikleri kullanılarak hazırlanan hayat tablosu ve zorunlu mali sorumluluk sigortası genel şartlarında yüzde 2’yi geçmemek üzere belirlenen iskonto oranı esas alınarak hayat anüiteleri ile genel kabul görmüş aktüerya kurallarına uygun olarak,

c) Sürekli sakatlık tazminatı, ulusal doğum ve ölüm istatistikleri kullanılarak hazırlanan hayat tablosu, zorunlu mali sorumluluk sigortası genel şartlarında yüzde 2’yi geçmemek üzere belirlenen iskonto oranı ve sürekli sakatlık oranı esas alınarak hayat anüiteleri ile genel kabul görmüş aktüerya kurallarına uygun olarak,hesaplanır.Söz konusu tazminatlar ve manevi tazminata ilişkin olarak bu Kanunda (…)

(2) düzenlenmeyen hususlar hakkında 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun haksız fiillere ilişkin hükümleri uygulanır.

(3)(Ek fıkra:9/6/2021-7327/18 md.) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından belirlenir.

Zorunlu mali sorumluluk sigortası dışında kalan hususlar: Madde 92 – Aşağıdaki hususlar, zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamı dışındadırlar. a) İşletenin; bu Kanun uyarınca eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere karşı yöneltebileceği talepler, b) İşletenin; eşinin, usul ve füruunun, kendisine evlat edinme ilişkisi ile bağlı olanların ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararlar nedeniyle ileri sürebilecekleri talepler, c) İşletenin; bu Kanun uyarınca sorumlu tutulmadığı şeye gelen zararlara ilişkin talepler, d) Bu Kanunun 105 inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre zorunlu mali sorumluluk sigortasının teminatı altında yapılacak motorlu araç yarışlarındaki veya yarış denemelerindeki kazalardan doğan talepler, e) Motorlu araçta taşınan eşyanın uğrayacağı zararlar, f) Manevi tazminata ilişkin talepler. g) (Ek: 14/4/2016-6704/4 md.) Hak sahibinin kendi kusuruna denk gelen tazminat talepleri, h) (Ek: 14/4/2016-6704/4 md.) İlgililerin, sigortalının sorumluluk riski kapsamında olmayan tazminat talepleri, i) (Ek: 14/4/2016-6704/4 md.) (İptal: Anayasa Mahkemesinin 17/7/2020 tarihli ve E.:2019/40; K.:2020/40 sayılı Kararı ile) j) (Ek:9/6/2021-7327/19 md.) Destekten yoksun kalan hak sahibinin, destek şahsının kusuruna denk gelen tazminat talepleri, k) (Ek:9/6/2021-7327/19 md.) Gelir kaybı, kâr kaybı, iş durması ve kira mahrumiyeti gibi dolaylı zararlar, l) (Ek:9/6/2021-7327/19 md.) Hasar sebebiyle trafikten çekme veya hurdaya çıkarılma işlemi görmüş araçların değer kaybı tazminatı talepleri, m) (Ek:9/6/2021-7327/19 md.) 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki terör eylemlerinde ve bu eylemlerden doğan sabotajda kullanılan araçların neden olduğu ve sigortalının sorumluluk riski kapsamında olmayan tazminat talepleri ile aracın terör eylemlerinde kullanıldığını veya kullanılacağını bilerek binen kişilerin ve terör ve sabotaj eyleminde yer alan kişilerin uğradıkları zararlara ilişkin talepler. (Ek fıkra:9/6/2021-7327/19 md.) 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamında Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yapılan gelir kaybına ilişkin ödemelerde, 5510 sayılı Kanunun 21 inci maddesi uyarınca sigortacının Sosyal Güvenlik Kurumuna karşı sorumluluğu varsa, bu sorumluluk sigortacının kendi sigortalısının kusuru oranında devam eder.