Enflasyonda eriyen alacak için ek dava açabilir miyim ? Değer kaybeden alacak nedeniyle zararın tazmini nasıl olur ? Nasıl eriyen paramı tahsil ederim ? Bilerek paramı geç ödüyorlarsa ne yapabilirim ? Zamanla paranın değer kaybetmesi ? Paradaki değer kaybını nasıl tahsil ederim ? Paranın değer kaybı davası? Alacak değer kaybı davası ? Alacağın değer kaybına uğratılarak ödenmesi

Yazının devamında esasa dair teknik detaylar verilmesine karşılık, herkes tarafından anlaşılması için genel olarak munzam zararı özetleme gerekir. Munzam zarar, faiz ile karşılanamayan zarardır. Genel olarak alacaklarda uygulanan faiz oranı %9’dur. Ticari alacaklarda ticari temerrüt faizi ve avans faiz oranları uygulanır ancak bunlar da her dönem değişiklik göstermekte yaklaşık %15-20 arasında ülke politikasına göre değişmektedir. Enflasyon ortamında ise bu faizler komik kalmakta asıl alacağın sürekli değer kaybetmesine yol açmaktadır.

Ülkemizde son yıllarda Türk Lirasının aşırı değer kaybettiği dönemde alacakların geç ödenmesi veya yargılamayı beklemesi, ev alabilecek boyutta toplu alacakların artık ancak kümes alabilecek kadar erimesine yol açmıştır. Hatta borçlular kasıtlı olarak borçlarını ödememekte yıllar sonra aynı tutarı faiz, mahkeme masrafları ve vekalet ücretiyle toplu ödemekte ve üzerine bu durumdan kazanç elde etmektedir.

500 Bin TL tutarında alacak,  muaccel olduğu dönemde 3+1 büyüklüğünde bir daire almaya yeterken,  3+1 dairelerin günümüz fiyatı iki milyon lirayı bulmuştur. Ancak icraya konulan paranın faizi ile toplam kapak hesabı 700 Bin TL’yi geçmemektedir. Bu durum borçluların borcu ödemek yerine gayrimenkul alıp beklemeye, ödeme vakti gelince de gayrimenkulü satıp üzerine kar etmeye itmektedir. Ya da bazı borçlular, borcun yarısını peşin ödemeyi teklif edip, göz dağı vermek amacıyla davanın yıllar süreceğini ve paranın eriyeceğini ileri sürmektedir.

Eğer alacaklı, alacağını yıllar boyunca tahsil edememiş ve bu esnada parası enflasyon karşısında değer kaybetmişse, parası eridiği için ek dava açabilir. Enflasyonda değer kaybeden alacağı kanunen talep edebiliriz.

Faizin aşan zararın tazmin edilmesi gerektiği Türk Borçlar Kanunu 122.maddesinde düzenlenmiştir.

Aşkın zarar

MADDE 122- Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür.

Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder.

Burada munzam zararın iki şartı vardır. Borçlunun kusurlu olması ve zararın faiz ile karşılanamaması.

Borcun kaynağı sözleşme, haksız fiil, sebepsiz zenginleşme, kanun, vekaletsiz iş görme olabilir. Munzam zararın dayanağı, asıl borcun temerrüde düşmesi sonucu uğranılan, asıl alacaktan bağımsız ayrı bir hukuka aykırılıktır. Asıl borçtan tamamen bağımsız yeni borç oluşur.

Munzam zararın talep edilebilmesi için asıl alacağın yanında munzam zarara ilişkin hakların da saklı tutulması gerekmez. Munzam zarar kusur sorumluluğuna dayanır. Burada aranan kusur, borçlunun temerrüde düşmesinde aranan kusurdur.

Kişi ölümcül bir hastalığa yakalandığı için borcunu ödeyememişse kusurlu sayılamazken, parayı enflasyonda eritme amacıyla bilerek sürüncemede bırakıyor ise kusurlu sayılacaktır.

Davacı tarafından ispatı gereken hususlar;

  • Asıl alacağın varlığı
  • Geç ve hiç ifa edilmeme kaynaklı temerrüt faizi ile karşılanamayan zararın varlığı
  • Zarar ile borçlu temerrüdü arasında uygun illiyet bağı

Davalı(borçlu ) tarafından ispatı gereken hususlar;

  • Borçlu temerrüde düşmede kusurlu olmadığını ispat etmek zorundadır. (Davacı, davalının temerrüde düşmede kusurlu olduğunu ispat etmek zorunda değildir. Davalı, kusurlu olmadığını ispat edemediği sürece temerrüde düşmede kusurlu olduğu varsayılacaktır. )

Munzam zararın hesaplanmasında iki farklı görüş mevcuttu. Buna göre, devletçi görüşte olan ve ekonomik istikrar kapsamında eski köye yeni adet getirmek istemeyen görüş temerrüt faizini aşan zararın somut delillerle kanıtlaması gerektiğini kabul etmiştir. Yani kişinin eskiden bir daire almaya yeter parası bugün dairenin elektrik tesisatını dahi çekmeye yetmezken, bu gerçeği kabul etmemiş, davacıya somut olarak zararına çektiğin bir kredi göster, dövizle borçlandığını ve zarara girdiğini göster, aradaki farkı ispat et şeklinde bir külfet yüklemişti. Bu görüşe göre, paranın kendiliğinden değer kaybettiği kabul edilmemiş, faiz ile zararın giderildiği kabul edilmişti.

Diğer bir görüş ise daha hakkaniyetli olup, hayatın olağan akışından bir kişinin parasını nakit olarak tutmayacağını, enflasyon ortamında altın, döviz gibi yatırım araçlarının kullanılacağını, paranın değersizleştirilerek ödenmesinin kendiliğinden zarara yol açtığını savunmaktadır. Bu görüş daha hakkaniyetli olup şekilci ve zorlama yorumlardan sıyrılmış, paranın durduğu yerde erdiğini, eskiden araba alınabilecek miktarın bugün bisiklet alabilecek kadar değer kaybettiğini bir bakışla kabul etmektedir.

Hukuk Genel Kurulu Esas Numarası: 2011/18-730 Karar Numarası: 2012/373 Karar Tarihi: 13.06.2012 kararı da bu yöndedir;

Somut olay itibariyle, davacıların kamulaştırılan taşınmazlarının bedelini aradan geçen uzun süreye rağmen henüz tahsil etmemiş bulunmaları, bu bedelin dava tarihindeki satın alma gücü dikkate alındığında, zararlarını kanıtlamış olduklarının kabulü gerekir. Belirtilen bu gerekçeyle yerel mahkemenin direnmesi yerindedir.

Aşağıdaki karar ayrıca, ibranamenin munzam kararı kapsamadığını da belirtmektedir.

YARGITAY  15. HUKUK DAİRESİ  Esas Numarası: 2018/1494 Karar Numarası: 2019/932 Karar Tarihi: 04.03.2019

‘Ancak, ülkemizde yaşanan ve herkes tarafından bilinen enflasyon, artan fiyatlar, döviz artışı vs. gibi olgular nedeniyle her zaman alacaklıların zararının temerrüt faizi ile karşılanması mümkün olmayacağından, mahkemece gecikme halinde temerrüt faizini aşan zararın varlığı karine olarak kabul edilip bu karinenin aksi davalı borçlu tarafından kanıtlanmadığı, alacaklılar vekillerinin 15.06.2010 tarihli ibranameleri alacağın dayanağı olan davada hükmedilen alacak miktarı ve icra takibine konu olan alacak, harç, icra masrafları ve vekâlet ücreti ile ilgili olup munzam zararla ilgili borçlunun ibra edildiğini kabule yeterli olmadığından öncelikle munzam zarar talep edilen alacakla ilgili temerrüt tarihinden tahsil tarihine kadar geçen süredeki enflasyon verilerini gösterir TEFE, TÜFE-ÜFE oranları, banka vadeli mevzuat faiz oranları, döviz kurları, devlet tahvil faiz oranları, işçi ücretleri ve diğer yatırım araçları ile ilgili getiri bilgilerinin resmi kurumlardan sorulup tesbit edildikten sonra, yeniden oluşturulacak munzam zarar hesabı konusunda uzman bilirkişi kurulundan, tahsiline karar verilen davacılar alacağının temerrüt tarihinde bu yatırım araçlarından oluşacak sepete yatırılması ve değerlendirilmesi halinde tahsil tarihlerinde asıl alacakla birlikte getirisinin ulaşabileceği miktar ile tahsiline hükmedilen asıl alacak ve bu alacak için temerrüt tarihinden tahsil tarihlerine kadar davacıların tahsil edebilecekleri ve tahsil ettikleri faiz miktarı ve toplam miktar ve bu şekilde bulunacak toplam miktarlar arasındaki fark konusunda gerekçeli, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınıp değerlendirilerek faizle karşılanamayan zarar konusunda sonucuna uygun bir karar verilmesi yerine eksik inceleme ile davanın reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur.’

Ancak yargıda çelişkili farklı karar örneklerine de rastlamak mümkündür.

Bu konu Anayasa Mahkemesi’nin önüne uyuşmazlık olarak gelmiş olup Anayasa Mahkemesi (ANO İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti. [GK], B. No: 2014/2267, 21/12/2017, § …) künyeli kararında konuyu tartışmış ;

Sonuç olarak başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklendiği kanaatine varılmıştır. Bu tespite rağmen derece mahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği yönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamunun yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu değerlendirilmiştir.’ Tespitine yer vermiştir.

Anayasa Mahkemesinin tespitleri Yargıtay’da da görüş değişikliğine yol açmış olup,  paranın durduğu yerde kendiliğinden eridiği, değer kaybettiği kabul edilmeye başlanmıştır.

Hesaplama nasıl yapılacaktır ?

Yargıtay kararlarından anlaşıldığı üzere net bir formül verilmemekte ancak TEFE, TÜFE-ÜFE oranları, banka vadeli mevzuat faiz oranları, döviz kurları, devlet tahvil faiz oranları, işçi ücretleri ve diğer yatırım araçlardan oluşan bir sepet yapılarak, işlemiş faiz ile  aradaki farkın tespit edilmesi yoluna gidilmektedir. 

YARGITAY   11. HUKUK DAİRESİ  Esas Numarası: 2002/13305 Karar Numarası: 2003/329 Karar Tarihi: 17.01.2003

ÖZETİ: Munzam zararın hesaplanabilmesine esas prensip ve ölçütlerin daha fazlası kanıtlanmadıkça ya da mal sigorta sözleşmesinden doğan alacaklarda olduğu gibi tahsil edilecek paranın sarfedileceği amaç ve yer açıkça belli olmadıkça bu tür davalarda munzam zararın saptanabilmesi için işlenecek yol ve yöntem şöyle olmalıdır. Borçlunun temerrüde düştüğü tarihten, ödemenin gerçekleştiği güne kadar geçen süre içerisine, her yıl itibarı ile yıllık enflasyon artış oranını, bu oranı eşya fiyatlarına yansıma durumu, mevduat ve devlet tahvillerine verilen faiz oranları TL. karşısında döviz kurlarına ilişkin değişiklik listeleri davacıdan istenmek gerektiğinde bunları ilgili resmi kurum ve kuruluşlardan araştırmak, bu anlamda uzman bilirkişi görüşünden de yararlanılarak bu süre içindeki para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması nedeniyle alacaklının uğradığı zarar miktarının yukarıda değinilen birleşmeler toplamı ortalamaları bulunarak belirlenmek ve istenilen alacağın temel hukuki yapısı bakımından bir tazminat alacağı niteliğinde olduğundan ve bu zararın meydana gelmesinde ülkemiz içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal ortamında etkili bulunduğu ve bundan gerçek ve tüzel kişilerin etkilenmesinin kaçınılmaz olduğu ve nihayet her somut olayın özelliği dikkate alınarak, bulunacak miktarın BK.nun 42. ve 43. maddesi çerçevesinde değerlendirmeye de tabi tutularak belirlenmesi ve bundan sonra bulunan bu zarar miktarından davacının alacağının tahsil ederken alması gereken temerrüt faizi miktarı düşülerek oluşacak sonuca göre karar verilmelidir.

İbraname munzam kararı kapsar mı?

Yukarıda belirtilen 15 Hukuk Dairesi kararından, borçlunun ibra edilmesinin munzam zararı kapsamağı açıkça belirtilmiştir.

YARGITAY  15. HUKUK DAİRESİ  Esas Numarası: 2018/1494 Karar Numarası: 2019/932 Karar Tarihi: 04.03.2019

‘alacaklılar vekillerinin 15.06.2010 tarihli ibranameleri alacağın dayanağı olan davada hükmedilen alacak miktarı ve icra takibine konu olan alacak, harç, icra masrafları ve vekâlet ücreti ile ilgili olup munzam zararla ilgili borçlunun ibra edildiğini kabule yeterli olmadığından öncelikle munzam zarar talep edilen alacakla ilgili temerrüt..’

Munzam zararda zamanaşımı ?

‘Bu nedenle asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazî kayıt dermeyanına da gerek bulunmamaktadır. Ayrı bir dava ile on yıllık zamanaşımı süresi içerisinde her zaman istenmesi mümkündür.’                3. Hukuk Dairesi         2020/10700 E.  ,  2021/10183 K.

YARGITAY  11. HUKUK DAİRESİ  Esas Numarası: 2005/10207 Karar Numarası: 2005/9724 Karar Tarihi: 14.10.2005

MUNZAM ZARAR BORCUNDA ZAMANAŞIMI

ÖZETİ: ‘Munzam zarar borçlunun temerrüdü ile başlayan ve ödenmesi ile sona eren devrede alacaklının faizi aşan zararıdır. Dolayısıyla her gün için temerrütle birlikte faizi aşan bir zararı varsa alacaklı zarara uğramakta ve her gün sonunda muaccel hale gelen bu munzam zarar alacağı yönünden de esas alacaktan bağımsız bir zamanaşımı süresi işlemeye başlamaktadır. Alacaklının munzam zararın muacceliyeti ile işlemeye başlayan zamanaşımını kesme olanağının bulunduğunun ve o tarihten sonra devam eden munzam zarar varsa bu zarar için yeni bir zaman aşımının söz konusu olacağının kabulü gerekir. Bu nedenlere göre davacı vekilinin tüm karar düzeltme itirazlarının reddi gerekmiştir.

Dava zamanaşımını keser mi ?

Alacak davasında hüküm verilene kadar geçen sürede, alacağın zamanaşımı süresinin dolması, munzam zararın uzun bir süre sonra açılması esnasında ise zamanaşımına uğrayıp uğramadığı akla gelmektedir. Zamanaşımını kesen sebepler varsa 10 yıl geçse dahi munzam zarar davası açılabilir. Borçlar Kanunu 154. maddesi zamanaşımının kesilmesini düzenler.

D. Zamanaşımının kesilmesi

I. Sebepleri MADDE 154- Aşağıdaki durumlarda zamanaşımı kesilir:

1. Borçlu borcu ikrar etmişse, özellikle faiz ödemiş veya kısmen ifada bulunmuşsa ya da rehin vermiş veya kefil göstermişse.

2. Alacaklı, dava veya def’i yoluyla mahkemeye veya hakeme başvurmuşsa, icra takibinde bulunmuşsa ya da iflas masasına başvurmuşsa.

III. Yeni sürenin başlaması

1. Borcun ikrar edilmesi veya karara bağlanması hâlinde

MADDE 156- Zamanaşımının kesilmesiyle, yeni bir süre işlemeye başlar.

Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır.

Mahkemenin karar vermesi ile 10 yıl süre kazanılmış olacaktır.

2. Alacaklının fiili hâlinde

MADDE 157- Bir dava veya def’i yoluyla kesilmiş olan zamanaşımı, dava süresince tarafların yargılamaya ilişkin her işleminden veya hâkimin her kararından sonra yeniden işlemeye başlar. Zamanaşımı, icra takibiyle kesilmişse, alacağın takibine ilişkin her işlemden sonra yeniden işlemeye başlar. Zamanaşımı, iflas masasına başvurma sebebiyle kesilmişse, iflasa ilişkin hükümlere göre alacağın yeniden istenmesi imkânının doğumundan itibaren yeniden işlemeye başlar.

EMSAL KARARLAR

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

Esas Numarası: 2011/18-730

Karar Numarası: 2012/373

Karar Tarihi: 13.06.2012

MUNZAM ZARAR

MARUF VE MEŞHUR OLGULAR

ÖZETİ: Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ilke olarak Borçlar Kanunu’nun 105. maddesinde karşılanması öngörülen faizi aşan zararın ispatına ilişkin olup; ülkede varlığı kabul edilen genel ekonomik olumsuzlukların (ülkede cari enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat faizleri) “malum ve meşhur” olgular olarak kabulü dolayısıyla zararın ispatlanmış mı sayılacağı, yoksa bunlar dışında, davacının durumuna özgü, somut vakıalarla mı kanıtlanması gerektiği, noktasında toplanmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki, munzam zarar Borçlar Kanunu (BK)’nun 105. maddesinde düzenlenmiştir.

Anılan yasa maddesine göre alacaklının duçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini isbat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir.

Taraflar arasındaki Munzam zarar davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 15.12.2009 gün ve 2004/137-2009/331 sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 06.07.2010 gün ve 5718-10264 sayılı ilamı ile;

(…Davacılar vekili dava dilekçesinde, dava konusu taşınmazın kamulaştırılması neticesi kıymet takdir komisyonunca belirlenen 5.881.439 TL’nin bankaya bloke edildiğini bildirmiş olmasına rağmen üzerine bloke koyduğunu, bunun üzerine davalı idareye 13.04.1981 tarihinde ihtar çekildiğini, bu ihtara rağmen ödenmemesi üzerine dava açıldığını, Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/128 Esas-1998/275 Karar sayılı ilamı ile bankaya yatırılan 5.881.439TL ihtilafsız bedelin 04.12.1984 tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte ödenmesine karar verildiğini, buna rağmen bu bedelin de dava tarihine kadar halen ödenmediğini, dava konusu taşınmazın kamulaştırılmasından ve bedelin ödenmemesinden dolayı bir trilyon TL zararlarının olduğunu, fazlaya ilişkin hak saklı kalmak kaydıyla 500.000.000.000 TL munzam zararın temerrüt tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili istenilmiştir.

Davalı vekili, kıymet takdir komisyonunca tespit edilen bedelin ödenmemesinde bir kusurlarının olmadığını, Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/128 Esas – 1998/275 Karar sayılı ilamı ile davanın sonuçlandırıldığını, davacının bu kararı infaz ettirmek üzere icraya koymadığını, haksız ve yersiz açılan munzam zarar davasının koşulları oluşmadığından reddi gerektiğini savunmuştur.

Dosyada toplanan belge ve bilgiler bilirkişiye incelettirilmiş, hükme esas alınan bilirkişi kurulu tarafından düzenlenen raporda; davanın niteliği ve özellikle davacının uğradığını ileri sürdüğü zararın somut olaylara dayandırıp bunları yöntemince kanıtlaması gerektiği ve ayrıca zararın doğumunda borçlunun bir kusuru bulunup bulunmadığı üzerinde durulmamış, salt ülkede yaşanan enflasyonun yarattığı genel ve soyut olgular dikkate alınarak yapılan hesaplamada davacının munzam zararının, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün toptan eşya fiyatları endeksine göre, altın ve dövize göre yapılan hesaplamaların ortalaması olarak 224.457,03 TL. olduğu bildirilmiştir.

Mahkemece yukarıda değinilen bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kısmen kabulü ile 224.457,03 TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Taraflar arasındaki uyuşmazlık, kamulaştırma bedelinin zamanında ödenmemesinden dolayı oluşan zararın Borçlar Yasasının 105. maddesi gereğince tahsili istemine ilişkindir.

Dava konusu edilen zararın yasal dayanağını oluşturan Borçlar Yasasının 105.maddesi hükmüne göre, borcun ödenmemesi veya geç ödenmesi nedeniyle alacaklı-geçmiş günler için öngörülen faizle karşılanamayacak- bir zarara uğramış ise, borçlu, geç ödemeden dolayı kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını kanıtlamadıkça bu zararı da karşılamak zorundadır. Yasa bu hüküm ile alacaklıya temerrüt faizini aşan zararını borçludan isteme olanağı tanımıştır. Ancak bunun için uğranılan zararın varlığı ve miktarının alacaklı tarafından kanıtlanması gerekir. Zarar kanıtlandığı takdirde borçlu, ödemenin geç yapılmasında kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını kanıtlaması halinde bu zararı ödeme yükümlülüğünden kurtulabilir. O halde, munzam zararının ödenmesi söz konusu olduğunda kusur, bir unsur olarak yer almaktadır. Kısacası, munzam zarar davasında davacı, zararın varlığını ve miktarını; davalı ise, borcun geç ödenmesinde kusurunun olmadığını kanıtlayacaktır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 19.6.1996 gün ve 1996/5-144 esas 1996/503 karar sayılı kararında da değinildiği üzere; bu konuda kanıtlanması gereken, belli paranın (somut olayda kamulaştırma bedelinin) gününde ödenmemesinden doğan zarardır. Açıkçası alacaklı, borcun kendisine geç ödenmesi yüzünden uğradığı zararın ne olduğunu ve miktarını kanıtlamak durumundadır. Doğaldır ki bu zarar paranın zamanında ödenmemesinden dolayı mahrum kalınan olası (muhtemel) kar ya da varsayılan (farzedilen) gelir değildir. Bu zarar davacının öz varlığından, ekonomik ve sosyal faaliyetlerinden, toplum içindeki statüsünden, başına gelen olaylardan kaynaklanan somut olgular nedeniyle uğramış olduğu zarardır. Hal böyle olunca davada istenen zararı doğuran somut olayın ve bu nedenle uğranılan zararın kanıtlanması gerektiği duraksama yaratmayacak denli açık bir olgudur.

Munzam zararın tazmini konusuyla ilgili olup Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Dairemizin 22.03.1994 gün ve 1994/2060-3571 sayılı kararı ve bunu izleyen kararlarında belirtildiği gibi; alacaklı, uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla olduğunu somut olgulara dayanarak inanılır, kesin ve net bir biçimde kanıtlamak zorundadır. Genel ve soyut nitelikteki enflasyonun ya da bankalarda mevduat için ödenen faizin temerrüt faizinden yüksek oranda olması, munzam zararın gerçekleştiği ve kanıtlandığı anlamına gelmez. Burada davacının kanıtlaması gereken husus, enflasyon ve mevduat faizinin yüksekliği gibi genel olgular değil, şahsen ve somut olarak geç ödemeden dolayı zarar gördüğü keyfiyetidir. Örneğin, alacağını zamanında tahsil edememekten ötürü başkasına olan borcunu ödemek için daha yüksek oranda faizle borç aldığını; alacaklı olduğu parayı zamanında alsa idi, yabancı para ile ödemek durumunda olduğu borcunu, geçen süre içinde gerçekleşen bu fark nedeniyle daha yüksek kurdan ödemek zorunda kaldığını; borçludan alacağını zamanında tahsil edeceğine güvenerek üçüncü kişilere karşı bir takım yükümlülükler altına girip, borçlunun borcunu geç ödemesi yüzünden bu üçüncü kişilere karşı edimini yerine getiremediği için cezai şart ya da vergi cezası ödediğini, mallarının haczedildiğini veya yüksek faizli kredi almak zorunda kaldığını; kanıtlamak durumundadır. Yoksa soyut ve doğrudan davacının zararını ifade etmeyen, genel ekonomik konjöktürel olgular Borçlar Yasasının 105.maddesinde sözü edilen munzam zararın tazminini gerektirmez.

Öte yandan, borçlunun borcunu ödemede temerrüde düşmesi durumunda, alacaklının başkaca bir hususu kanıtlamadan salt ülkenin içinde bulunduğu ekonomik olumsuzluklar (enflasyon, yüksek faiz, döviz kur farkı, paranın değerindeki düşüş vb. gibi olgular) Borçlar Yasasının 105.maddesindeki munzam zararın kanıtları olarak gösterilip, bunların doğurduğu olumsuzluk gerçek zarar olarak gösterilemez. Bunu kabul etmek hukuk tekniği bakımından da olanaklı değildir. Çünkü alacaklının somut olarak herhangi bir zarara uğradığını kanıtlamaksızın salt enflasyon (ya da onun yarattığı diğer olumsuzluklar) oranında bir zarara uğradığını varsaymak, yasal faiz oranını enflasyon oranına çıkarmak olur ki, bu yetki yalnızca Yasa koyucuya verilmiştir. Yasa koyucunun amacı, vadeli mevduat ya da enflasyon oranını aynen yansıtmak olsaydı, temerrüt faizini de bu unsurlara bağlardı ve 3095 ve 4489 sayılı Yasalarda yaptığı gibi belli bir oran belirlemezdi. Yasa koyucu tüm bu ekonomik olumsuzlukları değerlendirip, bunların yaratacağı zarar dolayısıyla tazminat oranını -Anayasadan aldığı yasa yapma yetkisine dayanarak- belirlemiş iken, bu yasal düzenleme gözardı edilip, aynı ekonomik göstergelere dayanılarak tazmin edilecek zararın -temerrüt faizinden- daha fazla olduğu kabul edilemez.

Bu durumda Borçlar Yasasının 105.maddesinde karşılanması öngörülen faizi aşan-munzam zararın, Ülkede varlığı kabul edilen genel ekonomik olumsuzlukların (enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat faizleri vb. gibi) malum ve meşhur olgular olarak kabulü ile değil, bunlar dışında davacının durumuna özgü somut olaylarla kanıtlanması gerekir. Bu konularda alacaklı, önemli bir kanıtlama külfeti altındadır. Kanıtlama yükünü yerine getirirken, kural olarak her hangi bir kanıtlama kolaylığından yararlanabilir. Örneğin enflasyon, somut olguların kanıtlanmasında özellikle zararın miktarının saptanmasında kolaylık sağlayabilir ise de, kanıtlama zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Zararın varlığı ileri sürülerek somut olgular ile kanıtlandıktan sonra miktarının belirlenmesinde -yukarıda açıklandığı gibi- zamanında ödeme yapılmadığı için alınmak zorunda kalınan borca ödenen yüksek faiz oranının, malvarlığında oluşan azalmanın veya dövize ödenen yüksek kurun ve ülkede geçerli diğer ekonomik göstergelerin dikkate alınacağı doğaldır.

Bundan ayrı, uğranılan zararın, borçlunun ve alacaklının dışında gelişen Ülkenin ekonomik politikasına bağlı verilere endekslenmesi durumunda, bunlardan hangisinin uygulanacağı konusu da ayrı bir kargaşa yaratmaktadır. Örneğin zararın hesaplanmasında TEFE mi, TÜFE mi, döviz mi, mevduat faizi mi, yoksa Devlet Tahvili mi esas alınacaktır? Nitekim somut olayda bilirkişi, davacının zararını tüm bu unsurlara göre ayrı ayrı hesaplamış ve ortalamasına göre değer belirlemiş mahkemece de gerekçe gösterilmeden saptanan bu miktar esas alınmıştır. Bu da gösteriyor ki, davacı ileri sürdüğü munzam zararını somut olgularla kanıtlamadıkça zarar miktarının saptanması gerçekçi olmayacak, bir bakıma varsayıma dayanacaktır.

Yukarda ayrıntılı biçimde açıklandığı üzere; davada somut olaylara dayanılarak bir zararın gerçekleştiği ileri sürülüp, yöntemince kanıtlanmış bulunmadığı, aksine aynı konu ile ilgili olarak Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/128 Esas-1998/275 Karar sayılı ilamı ile kesinleşen ve ihtilafsız bedelin faizi ile birlikte tahsil edilebileceğine ilişkin kesinleşmiş hükmü bulunması karşısında da Borçlar Yasasının 105.maddesi gereğince tazminata hükmedilemeyeceği gözetilmeden, yazılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir…)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Taraf vekilleri

Karar: Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, kamulaştırma bedelinin zamanında ödenmemesi dolayısıyla uğranılan munzam zararın tahsili istemine ilişkindir.

Mahkemenin, davanın kısmen kabulüne dair verdiği karar, taraf vekillerinin temyizleri üzerine, Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş;yerel mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.

Direnme hükmünü taraf vekilleri, temyiz etmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ilke olarak Borçlar Kanunu’nun 105. maddesinde karşılanması öngörülen faizi aşan zararın ispatına ilişkin olup; ülkede varlığı kabul edilen genel ekonomik olumsuzlukların (ülkede cari enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat faizleri) malum ve meşhur olgular olarak kabulü dolayısıyla zararın ispatlanmış mı sayılacağı, yoksa bunlar dışında, davacının durumuna özgü, somut vakıalarla mı kanıtlanması gerektiği, noktasında toplanmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki, munzam zarar Borçlar Kanunu (BK)’nun 105. maddesinde düzenlenmiştir.

Anılan yasa maddesine göre alacaklının duçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini isbat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir.

Munzam zarar sorumluluğu kusura dayanan temerrüdün hukuki bir sonucudur ve borçlunun zararının faizi aşan bölümüdür.

Borçlu para borcunu vadesinde ödemediğinde (temerrüdü oluştuğunda) sözleşme veya yasada belirlenen gecikme faizi ödeme yükümü altına girer. Bu durumda BK’nun 103 uyarınca alacaklının mutlak ve tartışmasız bir zarara uğradığı kabul edilmektedir. O nedenle alacaklıya, uğradığı zararı isbat yükümü verilmeksizin, en önemlisi borçlunun, kusuru olup olmadığı araştırılmaksızın yasa gereği kabul edilen zararı giderme hakkı tanınmıştır.

Bunun dışında, alacaklının uğradığı zarar temerrüt faizinin üstünde gerçekleşmiş olması durumlarında ise, davada uygulanması gereken BK’nun 105.maddesi gündeme gelir.

Öncelikle, munzam zararın hukuki tanımı ve kapsamı üzerinde durulmasında yarar vardır.

Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının malvarlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla, temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde tanımlanabilir.

BK’nun 105.maddesi, kaynağı ne olursa olsun, temerrüt faiz yürütülebilir nitelikte olmak koşuluyla bütün para borçlarında uygulanma olanağına sahiptir. Borcun dayanağı haksız fiil, sözleşme, nedensiz zenginleşme, kanun, vekaletsiz iş görme olabilir.

Bu bağlamda belirtilmelidir ki, munzam zarar borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka aykırılıktır.

O nedenle, borçlunun munzam zararı tazmin yükümlülüğü (BK. md.105), asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar geçen zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur. Munzam zarar, bu hukuki niteliği ve karakteri itibariyle, asıl alacak ve faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sona ermeyeceği gibi, icra takibi veya dava açılması sırasında asıl alacak ve temerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması halinde dahi takip veya davanın konusuna dahil bir borç olarak da kabul edilemez. Hal böyle olunca, asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazi kayıt dermeyanına da gerek bulunmamaktadır. Ayrı bir dava ile zamanaşımı süresi içinde her zaman istenmesi mümkündür.

Munzam zarar sorumluluğu, kusur sorumluluğuna dayanmakta olup, buradaki kusur borçlunun temerrüde düşmekteki kusurudur.

Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Davacıların kayden malik oldukları Seferihisar ilçesi Doğanbey Köyü Sirebük mevkiinde bulunan … parsel sayılı taşınmazın davalı idare tarafından 29.12.1977 tarihinde kamulaştırıldığı; komisyonca takdir edilen 5.881.439-TL kamulaştırma bedelinin noter tebligatında bankaya bloke edileceğinin bildirildiği; anılan bedelin ödenmemesi üzerine davacılar vekili, … parsel sayılı taşınmazın kamulaştırma bedelinin müvekkillerine ödenmesi için davalı idareye ihtarname gönderdiği, anılan ihtarnamenin idareye 13.4.1981 tarihinde tebliğ edildiği; 13.4.1981 tarihinde tebliğ edilen ihtarnameye rağmen kamulaştırma bedeli ödenmediğinden davacılar tarafından davalı idare aleyhine 12.10.1990 tarihinde açılan ve Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 1.10.1998 tarih ve E:1998/128, K:1998/275 sayılı kesinleşen hükmü ile de ….bankaya yatırılmış ihtilafsız bedel olan 5.881.439 TL’nin davalıya çekilen ihtarnamenin tebliğ tarihi olan 13.4.1981 tarihinden itibaren 4.12.1984 tarihine kadar % 5, 4.12.1984 tarihinden 31.12.1997 tarihine kadar % 30, 1.1.1998 tarihinden itibaren % 50 yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile davacılara hisseleri nisbetinde ödenmesine, fazla talebin reddine…. karar verildiği; halen de kamulaştırma bedelinin davacılara ödenmediği, dosya kapsamından anlaşılmaktadır.

Ayrıca dosyada bulunan 20.05.2009 tarihli bilirkişi kurulu raporunda ise, dava tarihi (17.05.2004) itibariyle kamulaştırma bedelinin 5,88 TL olduğu, belirtilen bu kamulaştırma bedelinin 13.04.1981 ila 17.05.2004 dava tarihi arasında işleyen yasal faiz tutarının ise, 44,95 TL olduğu bildirilmiştir..

Nihayet Ziraat Bankası’nın 13.5.1992 tarihli cevabında 837 parsele ait kamulaştırma bedelinin (5.881.439-TL) 2.4.1979 tarihinde bankalarına yattığını ancak henüz mal sahipleri olan Seval, A., N.’ye ödeme yapılmadığı bildirilmiştir.

Şu durum karşısında, alacaklının davasında dayandığı maddi olgulara uygulanması zorunlu görülen HUMK. md. 238/2 ve Medeni Kanun md. 7 anlamında belirlenen delillerle alacaklı zararının kanıtlandığına ilişkin karinenin vücut bulduğu ve böylece davacının zararını isbat yükünü yerine getirdiğini kabul etmek gerekir. Bu aşamadan sonra sorumluluktan kurtulmak isteyen borçlunun; somut olayın özellikleri nedeni ile ya alacaklının bir zarara uğramadığını, ya da borcunu zamanında ifa etmiş olsa idi dahi alacaklının borç konusu miktarı değeri düşmeyecek bir biçimde değerlendiremeyeceğini ispat etmesi gündeme gelebilir.

Bunların yanında, 20.10.1898 tarih ve K:3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda para her zaman kullanılması mümkün ve temettü getiren bir meta olduğundan geç ödenmesi halinde zararın vücudu muhakkaktır şeklindeki kararı da gözetmek gerekmektedir.

Somut olay itibariyle, davacıların kamulaştırılan taşınmazlarının bedelini aradan geçen uzun süreye rağmen henüz tahsil etmemiş bulunmaları, bu bedelin dava tarihindeki satın alma gücü dikkate alındığında, zararlarını kanıtlamış olduklarının kabulü gerekir. Belirtilen bu gerekçeyle yerel mahkemenin direnmesi yerindedir.

Ne var ki, Yüksek Özel Daire bozma nedenine göre, somut uyuşmazlıkta zararın miktarını ve diğer temyiz itirazlarını incelemediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan, taraf vekillerinin zararın miktarı ve diğer hususlara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 18.Hukuk Dairesine gönderilmesine, 1086 sayılı HUMK’nun 440/1.maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 13.06.2012 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

Borçlar Kanununun 105. maddesi uyarınca alacaklının uğradığı zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu takdirde, borçlu kendisine hiçbir kusur yüklenemeyeceğini kanıtlamadıkça bu zararı ödemekle yükümlüdür.

Yasa koyucu para borcunun geç ödenmesi halinde bir zararın ortaya çıkacağını kural olarak benimsemiştir. Bu zararın karşılanması da iki aşamada düşünülmüştür. Birinci bölüm kanıtlanmadan ödenmesi gereken talep miktarıdır ki bu temerrüt faizidir. Diğer bir deyişle temürrüt faizi miktar ve oranınca alacaklının zarara uğradığı yasal bir karine olarak kabul edilmektedir. Bunun dışında alacaklının bir karineden istifade etme olanağı yasal olarak mevcut değildir.

Somut olaydaki uyuşmazlık temerrüt faizini aşan bir zararın olup olmadığı noktasındadır.

Yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış, serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksek oluşu davacıyı ispat yükünden kurtarmaz. Alacaklının alacağını zamanında alması halinde ne şekilde kullanacağı kanıtlanması gereken bir husustur. Maruf ve meşhur vakıaların ispatına gerek bulunmamakta ise de her alacaklının zamanında tahsil edeceği parayı, mevduat faizi, altın, yabancı para, serbest piyasada yüksek faiz karşılığı değerlendirmesi düşünülemeyeceğinden burada maruf ve meşhur bir vakıadan söz etmek mümkün değildir. Alacaklı, uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla olduğunu kanıtlamak zorundadır. Burada kanıtlanması gereken husus, enflasyon, altın, mevduat faizi ve döviz fiyatlarındaki artışın temerrüt faizinden fazla olması gibi genel hususlar değil kendisinin şahsen ve somut olarak geç ödemeden zarar gördüğü keyfiyetidir. Örneğin alacağını zamanında tahsil edememekten ötürü başkasına olan borcunu ödemek için daha yüksek oranda faizle borç aldığını, alacaklı olduğu parayı zamanda alsaydı yabancı para ile ödemek zorunda olduğu borcunu geçen süre içinde oluşan fark sebebiyle daha yüksek kurdan ödemek zorunda kaldığını kanıtlamak durumundadır.

Aksinin kabulü halinde bazı Yüksek Özel Hukuk Dairelerinin uygulamalarında olduğu gibi mevduat faizi, altın, döviz, enflasyon, asgari ücret artışı sepetindeki ortalamalar yada önerilen şekilde en az ve vadeli mevduat faizi ile temerrüt faizi arasındaki farkın munzam zarar olduğu varsayılıp munzam zararın kanıtlanmasına gerek yoktur denildiğinde 3095 Sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun ile diğer yasalardaki faizle ilgili hükümlerin uygulanması sonuçsuz kalacak, her olayda munzam zarara hükmedilmesi sonucunu doğuracaktır ki, yasa koyucunun BK.nun 105. maddesinde yaptığı düzenlemenin amacının bu olmadığını düşünmüyorum.

Sonuç olarak Yüksek Özel Dairenin faizi aşan zararın kanıtlanmasına yönelik bozma ilamının yerinde olduğuna katıldığım ve yerel mahkemenin direnme kararının bozulması gerektiği düşüncesinde olduğundan Yüksek Hukuk Genel Kurulunun direnme kararını uygun görüp esas yönünden temyiz incelemesi yapılmak üzere dosyanın özel daireye gönderilmesine dair sayın çoğunluk kararına katılamıyorum.

www.legalbank.net

YARGITAY

15. HUKUK DAİRESİ

Esas Numarası: 2018/1494

Karar Numarası: 2019/932

Karar Tarihi: 04.03.2019

Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacılar vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

– K A R A R –

Dava, arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi uyarınca davacılara ait taşınmazın davalı yükleniciye tapuda devredilmesine rağmen süresinde inşaatın tamamlanıp teslim edilmemesi sonucu açılan davada hükmedilen ifa yerine tazminat alacaklarının geç ödenmesi sebebiyle uğranılan munzam zararın giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece munzam zararın varlığının yeterince kanıtlanamaması gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karar, davacılar vekilince temyiz edilmiştir.

Munzam zarar, davanın dayanağı olan kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin düzenlendiği 26.03.1996 ile … Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2001/156 Esas sayılı ve eldeki bu davanın açıldığı tarihlerde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 105/1 ve 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 122/1. maddesinde düzenlenmiştir. Borçlar Kanunu’nun 105/I. maddesinde munzam zarar başlığı altında yapılan düzenleme ile “Alacaklı düçar olduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiç bir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir.” denilmek suretiyle alacaklının temerrüt faizini aşan zararını borçlunun kusurunun bulunmadığını ispat edememesi halinde ödemekle yükümlü olduğu kabul edilmiştir. 6098 sayılı TBK’nın 122/1. maddesinde de “Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” şeklinde BK’nın 105. maddesindeki düzenlemeye paralel ve dili sadeleştirilmiş bir hüküm getirilmiştir. TBK’nın yürürlüğe girmesini düzenleyen 6101

sayılı Yasa’da bu konuda açık bir düzenleme bulunmadığı ve munzam zararla ilgili bir değişiklik söz konusu olmadığından değerlendirmenin sözleşmesinin kurulduğu ve davaların açıldığı tarihlerde yürürlükte bulunan 818 sayılı BK’nın 105/I. maddesi kapsamında yapılması gerekir.

Yargıtay HGK’nın 10.11.1999 gün ve 13-353/929 sayılı kararında vurgulandığı üzere; Munzam zarar sorumluluğu kusura dayanan borçlu temerrüdünün hukuki bir sonucudur ve alacaklının zararının faizi aşan bölümüdür. Borçlu para borcunun vadesinde ödemediğinde (temerrüt) oluştuğunda sözleşme veya yasada belirlenen “gecikme faizi” ödeme yükümü altına girer. Bu durumda BK’nın 103. maddesi uyarınca alacaklının mutlak ve tartışmasız bir zarara uğradığı kabul edilmektedir. O nedenle alacaklıya, uğradığı zararı ispat yükümü verilmeksizin, en önemlisi borçlunun kusuru olup olmadığı araştırılmaksızın yasa gereği kabul edilen zararı giderme hakkı tanınmıştır. Bunun dışında, alacaklının uğradığı zararın temerrüt faizinin üstünde gerçekleşmiş olması durumlarında ise, davada uygulanması gereken BK’nın 105. maddesi gündeme gelir. Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde tanımlanabilir. BK 105. kaynağı ne olursa olsun, temerrüt faiz yürütülebilir nitelikte olmak koşuluyla bütün para borçlarında uygulanma olanağına sahiptir. Borcun dayanağı haksız fiil, sözleşme, nedensiz zenginleşme, kanun, vekâletsiz iş görme olabilir. Bu bağlamda hemen belirtelim ki, munzam zarar borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuki aykırılıktır. O nedenle, borçlunun munzam zararı tazmin yükümlülüğü (BK 105), asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur. Munzam zarar bu hukuki niteliği ve karakteri itibariyla, asıl alacak ve faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sonuç ermeyeceği gibi, icra takibi veya dava açılması sırasında asıl alacak ve temerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması halinde dahi (BK’nın 105/2) takip veya davanın konusuna dahil bir borç olarak da kabul edilemez. Hâl böyle olunca, asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazî kayıt dermeyanına da gerek bulunmamaktadır. Ayrı bir dava ile on yıllık zamanaşamı süresi içerisinde her zaman istenmesi mümkündür.

Munzam zarar sorumluluğu, kusur sorumluluğuna dayanır. BK’nın 105. maddesi kusur karinesini benimsemiştir.

Munzam zarardan kaynaklanan tazminat borcunun doğması için aranan kusur, borçlunun temerrüde düşmekteki kusurudur. Farklı bir anlatımla, burada zararın doğmasına yol açan bir kusur ilişkisi aranmaz ve tartışılmaz. Sorumluluk için borçlunun tümerrüde düşmedeki kusurunun varlığı asıldır. Kural olarak munzam zarar alacaklısı, öncelikle

temerrüde uğrayan asl alacağının varlığını, bu alacağın geç veya hiç ifa edilmemesinden dolayı temerrüt faizi ile karşılanmayan zararını, zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmekle yükümlüdür. Alacaklı, borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu ispatla yükümlü değildir. Borçlu ancak, temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlama koşuluyla sorumluluktan kurtulabilir.

Dairemizce uzun yıllar munzam zararın varlığını davacı alacaklının somut delillerle kanıtlamak zorunda olduğu kabul edilip uygulanmış olmakla birlikte, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru sonucunda vermiş olduğu, 21.12.2017 gün ve 2014/2267 sayılı başvuru nolu kararına konu uyuşmazlıkta, başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi ve olağan dışı bir külfet yüklendiği, bu tesbite rağmen derece mahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği yönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamu yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine değerlendirilip mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine ve yeniden yargılama yapılmasına karar verilmiş olması karşısında, hak ihlâline neden olmamak düşüncesiyle munzam zararın somut delillerle kanıtlanması gerektiği uygulamasından vazgeçilmiş, gelişen ekonomik koşullar, mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin korunması Anayasa Mahkemesinin ihlâl kararlarının bağlayıcılığı gözönünde tutularak enflasyon ve buna bağlı olarak döviz kurları, mevduat faizleri, devlet tahvilleri ve diğer yatırım araçlarının faiz oranları ile birlikte getirilerinin temerrüt faizden fazla olması halinde munzam zararın varlığının karine olarak kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir.

Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelince; davacılar alacaklarının borçlunun temerrüdüne rağmen geç ödenmesi sebebi ile faizle karşılanmayan zararlarının varlığı ve miktarını mahkemenin de kabulünde olduğu gibi somut delillerle ve yeterince kanıtlayamamışlardır.

Ancak, ülkemizde yaşanan ve herkes tarafından bilinen enflasyon, artan fiyatlar, döviz artışı vs. gibi olgular nedeniyle her zaman alacaklıların zararının temerrüt faizi ile karşılanması mümkün olmayacağından, mahkemece gecikme halinde temerrüt faizini aşan zararın varlığı karine olarak kabul edilip bu karinenin aksi davalı borçlu tarafından kanıtlanmadığı, alacaklılar vekillerinin 15.06.2010 tarihli ibranameleri alacağın dayanağı olan davada hükmedilen alacak miktarı ve icra takibine konu olan alacak, harç, icra masrafları ve vekâlet ücreti ile ilgili olup munzam zararla ilgili borçlunun ibra edildiğini kabule yeterli olmadığından öncelikle munzam zarar talep edilen alacakla ilgili temerrüt tarihinden tahsil tarihine kadar geçen süredeki enflasyon verilerini gösterir TEFE, TÜFE-ÜFE oranları, banka vadeli mevzuat faiz oranları, döviz kurları, devlet tahvil faiz oranları, işçi ücretleri ve diğer yatırım araçları ile ilgili getiri bilgilerinin resmi kurumlardan sorulup tesbit edildikten sonra, yeniden oluşturulacak munzam zarar hesabı konusunda

uzman bilirkişi kurulundan, tahsiline karar verilen davacılar alacağının temerrüt tarihinde bu yatırım araçlarından oluşacak sepete yatırılması ve değerlendirilmesi halinde tahsil tarihlerinde asıl alacakla birlikte getirisinin ulaşabileceği miktar ile tahsiline hükmedilen asıl alacak ve bu alacak için temerrüt tarihinden tahsil tarihlerine kadar davacıların tahsil edebilecekleri ve tahsil ettikleri faiz miktarı ve toplam miktar ve bu şekilde bulunacak toplam miktarlar arasındaki fark konusunda gerekçeli, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınıp değerlendirilerek faizle karşılanamayan zarar konusunda sonucuna uygun bir karar verilmesi yerine eksik inceleme ile davanın reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacıların temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacılar yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacılara geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 04.03.2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.

www.legalbank.net

11. Hukuk Dairesi         2020/6110 E.  ,  2021/6216 K.

  •  


“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
VEKİLİ : AV. …
VEKİLİ : AV…….




TÜRK MİLLETİ ADINA

Taraflar arasında görülen davada Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce bozmaya uyularak verilen 13.02.2020 tarih ve 2017-216/99 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkilinin davalı Banka’ya devredilen Etibank A.Ş.’de bulunan mevduatının 45.000 USD’lik kısmının banka çalışanı tarafından usulsüz olarak hesaptan çekildiğini, bu nedenle banka aleyhine açılan davanın müvekkili lehine sonuçlanarak kesinleştiğini, bu karara dayalı olarak başlatılan icra takip dosyasına davalı tarafından 27.01.2011 tarihinde ödemede bulunulduğunu ancak hüküm altına alınan tutarın faizinin müvekkilinin gerçek zararını karşılamadığını ve müvekkilinin munzam zararının olduğunu ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 9.000.-TL munzam zararın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, 05.06.2012 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini 37.370,78 TL’ye yükseltmiştir.
Davalı vekili, davanın zamanaşımına uğradığını, davacı tarafından aynı konuda açılmış bulunan dava bulunduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama ve bilirkişi raporu doğrultusunda, benimsenen bilirkişi raporuna göre, davacının 145.445,04 TL munzam zararı bulunduğu ancak davacı yanca 37.370,78 TL talep edildiği, munzam zarar alacağının somut olaya uygulanması gereken mülga 818 sayılı BK’nın 42. ve 43.maddeleri uyarınca değerlendirmeye tabi tutulması gerektiği, bilirkişi raporunda değerlendirme ölçütü olarak kabul edilen ekonomik veriler incelendiğinde en az getiri getiren ekonomik değer ile en fazla getiri getiren ekonomik değer arasında neredeyse 4 kat fark bulunduğu, ticari hayatta kâr ve zararın kardeş olması, dava konusu edilen paranın davacı tarafından bu ölçütlerden hangisinde değerlendirileceğinin bilinmesinin mümkün olmaması karşısında doğrudan bu ölçütlerin ortalamasına göre munzam zarar tespit edilmesinin hakkaniyetli ve adil olmayacağı, bu nedenle davacının ıslah ile bildirdiği talebi üzerinden %30 oranında indirim yapılması gerektiği gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne, 9.000,00 TL tazminatın dava tarihi olan 11/02/2011 tarihinden, 17.159,54 TL tazminatın ıslah tarihi olan 05/06/2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline ve fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasına karar verilmiştir.
Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin bütün temyiz itirazları yerinde değildir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davalı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, davalıdan harç alınmasına yer olmadığına, 15/11/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

3. Hukuk Dairesi         2020/10700 E.  ,  2021/10183 K.

  •  


“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ

Taraflar arasındaki alacak ve tazminat davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacılar; davalıladan Sevin ile kardeş olduklarını, ortak murislerinden kalan taşınmazlardaki paylarının satışı için davalıyı vekaletname ile temsile yetkili kıldıklarını, ancak davalının vekalet görevini kötüye kullandığını, muvazaalı şekilde taşınmaz hisselerini kızı olan diğer davalı …’e devrettiğini, davalı …’in taşınmazları konu alan kat karşılığı inşaat sözleşmeleri yaparak 5 adet bağımsız bölüm elde ettiğini ve bunların satışı ile elde edilen gelirden kendilerine pay verilmediğini, vekilin vekalet görevini kötüye kullanılması sebebine dayalı açtıkları tazminat davası sonucunda Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 2012/225 E. 2013/12 K. sayılı karar ile taşınmazların satış tarihindeki bedellerinin hüküm altına alındığını ve ihtar tarihinden itibaren faiz işletildiğini, oysa gerçekte zararlarının bu hüküm ile karşılanmadığını, faizle karşılanamayacak şekilde munzam zararlarının söz konusu olduğunu, ayrıca satış tarihi ile ihtar tarihi arasında kalan dönem faizinin de hüküm altına alınması gerektiğini iddia ederek; fazlaya dair hakları saklı kalmak üzere taşınmazların satış tarihinden temerrüt tarihine kadar işleyen 10.000 TL faizin ve aşan 10.000 TL munzam zararın tahsilini talep etmişlerdir.
Davalılar; zamanaşımı defi ile derdestlik itirazında bulunarak muhtemel ve farz edilen gelirin zarar tazmini kapsamında talep edilemeyeceğini, davacının zararı ispatlaması gerektiğini savunarak davanın reddini istemişlerdir.
Mahkemece, davanın kabulü ile fazlaya dair hakları saklı olmak üzere 10.000 TL’şer alacağın dava tarihinden işleyecek yasal faiziyle davalılardan tahsiline dair verilen hüküm, tarafların temyizi üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 06/05/2019 tarihli ve 2016/7469 E. 2019/5733 K. sayılı kararıyla; munzam zarar talebinin toplamda 10.000 TL olduğu, 10.000 TL’şer alacağın tahsiline karar verilmesinin taleple bağlılık ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle tarafların sair temyiz itirazları incelenmeksizin bozulmuştur.
Bozma kararına uyan mahkemece; taleplerini açıklamak üzere süre verilen davacıların fazlaya dair haklar saklı olmak üzere, 5.000 TL faiz alacağı ile 5000 TL munzam zarar alacağının davalı …’den alınarak davacı …’e, 5.000 TL faiz alacağı ile 5.000 TL munzam zarar alacağının ise davalı …’den alınarak davacı …’ya verilmesini talep ettiği, munzam zararın
faiz ile karşılanamayan zarar olduğu, faiz alacağı hesabı sonucu bulunan bedelin munzam zarardan düşülmesi gerekeceğinden böyle bir hesaplamaya gerek duyulmadığı, tazminat davasında ihtar tarihinden itibaren faiz talep edilip mahkemece de faiz alacağına hükmedildiğinden satış tarihi ile temerrüt tarihi arasında faiz işletilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle; davanın kısmen kabulü ile 5.000 TL munzam zarar alacağının, dava tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile davalı …’den alınarak davacı …’e, 5.000 TL munzam zarar alacağının, dava tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte davalı …’den alınarak davacı …’ya verilmesine, fazlaya dair istemin reddine karar verilmiş; hüküm, davalılar tarafından temyiz edilmiştir.
818 sayılı Borçlar Kanunu’nun munzam zararı düzenleyen 105. maddesi; “Alacaklının düçar olduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiç bir kusur isnat edilemiyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir. Bu munzam zarar derhal takdir olunabilirse hakim, esasa dair karar verir iken bu zararın miktarını dahi tayin edebilir.” hükmünü ihtiva eder. Bu hükümle borçlunun kusuru bulunmadığını ispat edememesi halinde alacaklının temerrüt faizini aşan zararını ödemekle yükümlü olduğu kabul edilmiştir. 6098 sayılı TBK’nın 122/1. maddesinde de “Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” düzenlemesine yer verilerek BK’nın 105. maddesindeki düzenlemeye paralel ve dili sadeleştirilmiş bir hüküm getirilmiştir.
Alacaklının zararı her zaman temerrüt faizi ile karşılanmayabilir ve alacaklı, temerrüt faizini aşar şekilde zarara uğramış olabilir. Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmemiş ve borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan durum arasındaki farktır. Munzam zarardan sorumluluk, borçlunun temerrüde düşmekteki kusuruna dayanan bir sorumluluk olup kural olarak munzam zarar alacaklısı, öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağının varlığını, bu alacağın geç veya hiç ifa edilmemesinden dolayı temerrüt faizi ile karşılanmayan zararını, zarar ile borçlunun temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmekle yükümlü olup borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu ispatla yükümlü değildir. Borçlu ancak, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını kanıtlayarak munzam zarar sorumluluğundan kurtulabilir.
Kaynağı ne olursa olsun, temerrüt faizi yürütülebilir nitelikte olmak koşuluyla bütün para borçlarında munzam zarar gündeme gelebilir. Borcun dayanağının haksız fiil, sözleşme yahut sebepsiz zenginleşme olması önemli değildir. Munzam zararın hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka aykırılıktır. O nedenle, borçlunun munzam zararı tazmin yükümlülüğü, asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borç olup bu hukuki niteliği ve karakteri itibariyla, asıl alacak ve faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sona ermeyeceği gibi, icra takibi veya dava açılması sırasında asıl alacak ve temerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması halinde dahi takip veya davanın konusuna dahil bir borç olarak kabul edilemez. Bu nedenle asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazî kayıt dermeyanına da gerek bulunmamaktadır. Ayrı bir dava ile on yıllık zamanaşımı süresi içerisinde her zaman istenmesi mümkündür.
Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/225 E 2013/12 K sayılı kararıyla; davalıların sorumlu oldukları tutarın taşınmazların vekaleten satışı tarihindeki gerçek değeri olduğu gerekçesiyle davacıların davalı … tarafından vekaletnameye dayalı olarak taşınmaz hisselerinin satış tarihi itibariyle bedellerine hükmedilmiş, taleple bağlı kalınarak satış tarihinden itibaren değil ihtarın tebliği tarihinden itibaren işleyecek yasal faize hükmedilmiş, satılan taşınmazın ifrazı sonucu ortaya çıkan taşınmazlar yönünden ayrım yapılarak 30033 ada 1 parsel numaralı taşınmaz hissesinin bedelinden her iki davalı sorumlu tutulmuş, 30017 ada 6 parsel ve 30015 ada 1 parsel yönünden davalı … sorumlu tutulmamış; karar, Yargıtay denetiminden geçerek karar düzeltme talebinin reddi üzerine 17/04/2014 tarihinde kesinleşmiştir.
Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporu, yapılan hesaplama yöntemi, esas alınan bedeller ile hesaplamaya esas tarihler yönünden denetime ve hüküm kurmaya elverişli değildir. Davacı …, davalı …’den, davacı … murisi … ise davalı …’den talepte bulunmuştur. Bu durumda munzam zarar hesabında her bir davacının tahsil talebinde bulunduğu davalıdan talep edebileceği tutarın, davalının asıl davada davacıya karşı sorumlu tutulduğu bedel üzerinden ayrı ayrı hesaplanması, kesinleşen hükümde davalı …’in yalnız 30033 ada 1 parsel yönünden zarar tazmininden sorumlu tutulduğu ve kararda hükmedilen bedellerin her iki davacı bakımından hükmedilen toplam tutar olmakla her bir davacının kendi payına düşen tazminat tutarı üzerinden hesaplanacak munzam zararı talep edebileceği gözetilerek bu yönde hesaplama yapılmalıdır. Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/225 E. 2013/12 K. sayılı kararıyla kesinleşen ve munzam zarar talebine konu alacakla ilgili taşınmaz hisselerinin satışı tarihinden dava tarihi olan 01/10/2012 tarihine kadar geçen süredeki enflasyon verilerini gösterir TEFE, TÜFE-ÜFE oranları, banka vadeli mevzuat faiz oranları, döviz kurları, devlet tahvil faiz oranları, işçi ücretleri ve diğer yatırım araçları ile ilgili getiri bilgileri, resmi kurumlardan sorulup tesbit edildikten sonra, konusunda uzman bilirkişi heyetinden, tahsiline karar verilen davacı alacağının vekaleten satış tarihinde bu yatırım araçlarından oluşacak sepete yatırılması ve değerlendirilmesi halinde dava tarihinde asıl alacakla birlikte getirisinin ulaşabileceği miktardan hükmedilen asıl alacak ve bu alacağa temerrüt tarihi olan satış tarihinden dava tarihine işleyecek faiz tutarı toplamı düşülerek bulunacak fark konusunda gerekçeli, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınıp değerlendirilerek faizle karşılanamayan zarar konusunda sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken hüküm kurmaya elverişli olmayan bilirkişi raporu doğrultusunda yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün HUMK’nın 428. maddesi gereğince davalılar yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edenlere iadesine, 6100 sayılı HMK’nın Geçici Madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nın 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18/10/2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi

11. Hukuk Dairesi         2020/1545 E.  ,  2021/6008 K.

  •  


“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ

Taraflar arasında görülen davada Ankara 8. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 03.05.2017 gün ve 2016/596 – 2017/313 sayılı kararı onayan Daire’nin 10.09.2019 gün ve 2018/45 – 2019/5215 sayılı kararı aleyhinde davalı …vekili tarafından karar düzeltilmesi isteğinde bulunulmuş ve karar düzeltme dilekçesinin süresi içinde verildiği de anlaşılmış olmakla, dosya için düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra gereği konuşulup düşünüldü:
Davacı vekili, Etibank çalışanı olarak tanıdığı davalı …’ın Eti Holding bünyesinde bir maden fonu oluştuğunu, bu fonun piyasa koşullarının üzerinde mevduat kabul ettiğini, bu fona kendisinin de katılımını sağlayabileceğini söyleyerek 23.03.2000 tarihinde 25.600.- TL yatırmasını sağladığını, kendisine Etibank Vadeli Mevduat Cüzdanı verildiğini, vade sonu 23.09.2000 tarihinde 44.029.- TL’na baliğ olan paraya 19.000.- TL nakit ilavesi ile 63.029.- TL’nin 1 yıl vadeli olarak yenilendiğini, her iki işlemin de Etibank A.Ş hizmet binasında gerçekleştiğini, Etibank A.Ş.’ye el konulmasından sonra bir dolandırıcılık olayı olduğunun anlaşıldığını, müvekkilinin anaparasını alamadığı gibi munzam zararı doğduğunu ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 23.09.2000 tarihinde yatırmış olduğu 63.029.- TL ve uğramış olduğu munzam zarara karşılık 624.400.- TL olmak üzere toplam 687.429.- TL’nin faizi ile birlikte davalılardan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı banka vekili, davanın reddini istemiştir.
Diğer davalı, davaya cevap dilekçesi vermemiştir.
Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davalı … yönünden bozma öncesi davanın kısmen kabulü ile 366.844,33 TL’nin 23.08.2010 dava tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte tahsiline ilişkin verilen karar kesinleştiğinden bu hususta yeniden karar verilmesine yer olmadığına, davalı …Ş.’ye yönelik davanın kısmen kabulü ile; 183.422,16 TL’nin bu davalıdan 23.08.2010 dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte tahsiline dair verilen kararın davacı vekili ile davalı …Ş. vekilince temyizi üzerine karar Dairemizce onanmıştır.
Davalı …Ş. vekili, bu kez karar düzeltme isteminde bulunmuştur.
Dosyadaki yazılara, mahkeme kararında belirtilip Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre, davalı …vekilinin HUMK 440. maddesinde sayılan hallerden hiçbirisini ihtiva etmeyen karar düzeltme isteğinin reddi gerekir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davalı …vekilinin karar düzeltme isteğinin HUMK 442. maddesi gereğince REDDİNE, davalı …den harç ve ceza alınmasına yer olmadığına, 13/10/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

11. Hukuk Dairesi         2019/5372 E.  ,  2021/5538 K.

  •  


“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ

Taraflar arasında görülen davada İstanbul 3. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce bozmaya uyularak verilen 07.03.2019 tarih ve 2015/612-2019/169 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi duruşmalı olarak davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, duruşma için belirlenen 14.09.2021 günü tebligata rağmen gelen olmadığı yoklama ile anlaşıldı, duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, davalı şirkette müdür yardımcısı olarak görevli …isimli kişinin birçok kişiyi mevcut paralarını değerlendirmek amacıyla kandırdığını ve aldığı paralar karşılığında davacıya ve dava dışı şahıslara logolu ve imzalı hazine bonoları verdiğini, ancak bu belgelerin sahte olduklarının anlaşılması üzerine davacı ve diğer şahıslarca …ve çalıştıran sıfatıyla Yaşar Menkul Değerler A.Ş.’ye karşı tazminat davası açıldığını, davalı şirketin olayda %75 kusuru olduğunun tespit edilerek tazminata mahkûm edildiğini, alacak faiz ve masrafları ile birlikte tahsil edilmiş ise de davacının munzam zararının oluştuğunu ve tazmin edilmesi gerektiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 30.000.- TL munzam zarar alacağının faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, ıslah dilekçesi ile talebini 366.759,17 TL’ye yükseltmiştir.
Davalı vekili, davacının munzam zararını hangi kriterlere göre belirlediğini açıklamadığını, davanın on yıllık zaman aşımına uğradığını, davanın açıldığı tarihten geriye doğru on yıllık süre dışında kalan bölümün talep edilmesinin mümkün olmadığını, munzam zararın varlığı ve miktarının somut vakıalarla ispatının gerektiğini, paranın geç tahsil edilmesinde davalının bir kusuru bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece verilen davanın kabulüne ilişkin kararın bozulması üzerine bozmaya uyularak yapılan yargılamada davacının talebinin munzam zararın tahsiline yönelik olduğu, davaya on yıllık zaman aşımı süresinin uygulanmasının gerektiği, asıl davanın açılmasının munzam zarar istemine yönelik zaman aşımı süresini kesmediği, davacının dava ve ıslah tarihinden önceki on yıla ilişkin zararını talep edebileceği, hükme esas alınan bilirkişi raporunda her yıl itibariyle gerçekleşen yıllık enflasyon oranının eşya fiyatlarına yansıma durumu, mevduat işlemlerine uygulanan faiz oranları, Türk Lirası karşısında döviz kurlarında meydana gelen değişiklikler, yatırım aracı olan altının değerindeki artış gibi unsurlara göre değerlendirme yapıldığı, davacının 58,92 TL munzam zararının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1- Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
2- Dava, munzam zarar istemine ilişkin olup mahkemece bilirkişi raporuna itibar edilerek “davacının talep edebileceği 58,92 TL tutarında munzam zarar alacağı kalmadığı” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ne var ki, mahkemece itibar edilen raporda davacının 58,92 TL tutarında munzam zarar alacağı oluştuğu kanaati ifade edilmiştir. Bu durumda mahkemece bu rapora itibar edildiği belirtildiği halde davacının alacağı kalmadığı gerekçesiyle davanın tamamen reddi doğru olmamıştır.
3- Ayrıca, Dairemizin bozma ilamına uyularak zamanaşımına uğramayan son on yıl için munzam zarar hesabı yapılmış ise de davacının bu on yıl için aldığı temerrüt faizinin hesaplanan munzam zarardan mahsubu gerekirken, davacının bu süreden daha uzun süre için almış olduğu temerrüt faizinin tamamının zarardan düşülmesi doğru olmamış, mahkeme kararının davacı yararına bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (2) ve (3) numaralı bentlerde açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle yerel mahkeme kararının BOZULMASINA, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, 16.09.2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

4. Hukuk Dairesi         2019/2866 E.  ,  2021/4457 K.

  •  


“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : Vezirköprü 1. Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki ilk derece mahkemesinde görülen tazminat davasında verilen davanın reddine ilişkin hüküm hakkında bölge adliye mahkemesi tarafından yapılan istinaf incelenmesi sonucunda; esas yönünden istinaf isteminin reddine ilişkin kararın, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.
-K A R A R-
Davacı vekili; davacıya ait akaryakıta kaçak olduğu iddiasıyla el konulduğunu, ceza yargılaması sonucunda müvekkilinin beraatine ve el konulan 32.000 litre motorinin iadesine karar verildiğini, hükümün Yargıtay tarafından onanarak kesinleştiğini, fakat el konularak yediemine teslim edilen motorinin bulunamadığını ve müvekkiline teslim edilmediğini, bu nedenle Hazine aleyhine dava açıldığını, yargılama sonucunda 32.000 litre motorin karşılığı olarak 19.816,00 TL üzerinden davanın kabulü ile yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verildiğini, iş bu kararın Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 2014/7944 esas sayılı ilamı ile onanmak suretiyle kesinleştiğini, Cihanbeyli İcra Müdürlüğünün 2015/579 esas sayılı takip dosyası ile takibe konulduğunu, ilam alacağının yasal faizi ile birlikte tahsil edildiğini, fakat motorinin dava tarihi itibariyle litre fiyatının bu miktarın üzerinde olduğunu, müvekkilinin bu kapsamda faizle karşılanmayan munzam zararının ortaya çıktığını belirterek, munzam zarar alacağının davalı idareden tahsili isteminde bulunmuştur.
Davalı vekili; munzam zararın söz konusu olmadığını, kesinleşen mahkeme kararına dayalı olarak başlatılan icra takibinde, takip borcunun zamanında ödendiğini belirterek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
İlk derece mahkemesince, talebin munzam zarar olarak tanımlanamayacağı, alacağa yasal faiz uygulanmasının amacının paranın alım gücünün korunması ve değer kaybının oluşmasının önlenmesi olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, davacı vekilinin istinaf başvurusu üzerine de bölge adliye mahkemesi ilgili hukuk dairesince yargılama ve yerine getirme aşamasının uzamasından kaynaklandığı ileri sürülen munzam zarardan, davalının sorumlu tutulmasına yasal olanak bulunmadığı gerekçesiyle başvurunun esastan reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve HMK 355. maddesindeki kamu düzenine aykırılık halleri resen gözetilmek üzere istinaf incelemesinin, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılacağı kuralına uygun biçimde inceleme yapılıp karar verilmiş ve verilen kararda bir isabetsizlik görülmemiş olmasına, özellikle davacının munzam zararın varlığını ispat edememiş olmasına göre davacı vekilinin yerinde olmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün HMK 370/1. maddesi gereğince ONANMASINA,, HMK 302/5 ve 373. maddeleri uyarınca dosyanın ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin de bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine ve aşağıda dökümü yazılı 4,90 TL kalan onama harcının temyiz eden davacıdan alınmasına 13/09/2021 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Kaynak LEGALBANK

YARGITAY

11. HUKUK DAİRESİ

Esas Numarası: 2002/13305

Karar Numarası: 2003/329

Karar Tarihi: 17.01.2003

MUNZAM ZARAR

MUNZAM ZARARIN HESABINDA UYGULANACAK PRENSİP VE ÖLÇÜTLER

ÖZETİ: Munzam zararın hesaplanabilmesine esas prensip ve ölçütlerin daha fazlası kanıtlanmadıkça ya da mal sigorta sözleşmesinden doğan alacaklarda olduğu gibi tahsil edilecek paranın sarfedileceği amaç ve yer açıkça belli olmadıkça bu tür davalarda munzam zararın saptanabilmesi için işlenecek yol ve yöntem şöyle olmalıdır. Borçlunun temerrüde düştüğü tarihten, ödemenin gerçekleştiği güne kadar geçen süre içerisine, her yıl itibarı ile yıllık enflasyon artış oranını, bu oranı eşya fiyatlarına yansıma durumu, mevduat ve devlet tahvillerine verilen faiz oranları TL. karşısında döviz kurlarına ilişkin değişiklik listeleri davacıdan istenmek gerektiğinde bunları ilgili resmi kurum ve kuruluşlardan araştırmak, bu anlamda uzman bilirkişi görüşünden de yararlanılarak bu süre içindeki para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması nedeniyle alacaklının uğradığı zarar miktarının yukarıda değinilen birleşmeler toplamı ortalamaları bulunarak belirlenmek ve istenilen alacağın temel hukuki yapısı bakımından bir tazminat alacağı niteliğinde olduğundan ve bu zararın meydana gelmesinde ülkemiz içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal ortamında etkili bulunduğu ve bundan gerçek ve tüzel kişilerin etkilenmesinin kaçınılmaz olduğu ve nihayet her somut olayın özelliği dikkate alınarak, bulunacak miktarın BK.nun 42. ve 43. maddesi çerçevesinde değerlendirmeye de tabi tutularak belirlenmesi ve bundan sonra bulunan bu zarar miktarından davacının alacağının tahsil ederken alması gereken temerrüt faizi miktarı düşülerek oluşacak sonuca göre karar verilmelidir.

Taraflar arasında görülen davada Ankara Asliye 2. Ticaret Mahkemesi’nce verilen 28.11.2001 gün ve 2000/772-2001/829 sayılı kararı bozan Daire’nin 01.10.2002 gün ve 2002/5244-8437 sayılı kararı aleyhinde davacılar vekili tarafından karar düzeltilmesi isteğinde bulunulmuş ve karar düzeltme dilekçesinin süresi içinde verildiği de anlaşılmış olmakla, dosya için düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Davacılar vekili, asıl davada, müvekkillerinin davalı kooperatifin ortakları olduğunu, müvekkillerine konut tahsis edilmemesi üzerine açılan davada müvekkilleri lehine tazminata hükmedilmediğini ve icra kanalıyla bu tutarların tahsil edildiğini, ancak davalının zamanında ödeme yapmaması nedeniyle müvekkillerinin munzam zararlarının doğduğunu ve her davacı için (6.000.000.000) TL. olmak üzere (24.000.000.000) TL.nin tahsili için girişilen takibin itiraz üzerine durduğunu ileri sürerek, davacıların munzam zararlarının tespiti ile takibe yapılan itirazın iptaline ve %40 tazminata karar verilmesini istemiş, birleşen davada ise, mahkemece kooperatifin ihyası hususunda mehil verildiği belirtilerek, kooperatifin ihyasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı kooperatif tasfiye memurları kendilerinin bu sıfatları bulunmadığını, kooperatifin sicilden terkin edildiğini, zamanaşımı süresinin dolduğunu ve daha önce munzam zarar talebinin reddine karar verildiğini savunmuşlardır.

Mahkemece, asıl ve birleşen davanın kısmen kabulüyle kooperatifin ihyasına, takibe yapılan itirazın iptaline, icra inkar tazminatı talebinin reddine ilişkin olarak verilen karar, davalı kooperatif ve tasfiye memurları sıfatıyla tebligat yapılan Bekir Özgirgin ve Ali Özzeybek vekillerinin temyizi üzerine bu davalılar yararına bozulmuş, bu defa da davacılar vekili karar düzeltme talebinde bulunmuştur.

1-Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre, davacılar vekilinin aşağıdaki bendin dışında kalan sair karar düzeltme itirazlarının reddi gerekmiştir.

2-Ancak, davalı kooperatifin 13.02.1990 tarihinde sicil kaydının silinmesinden sonra davacılar tarafından terkin kaydının iptali hususunda Ankara 4 ncü Asliye Ticaret Mahkemesi’nde 30.12.1994 tarihinde dava açılmış ve bu davanın 12.04.1995 yılında kabulü ve kararın kesinleşmesinden sonra davalı kooperatif genel kurul toplantısı 25.08.1996 tarihinde toplanmış ve kooperatife yeni tasfiye memurları atanmıştır. Ankara Ticaret Sicil Memurluğu’nun mahkemeye muhatap 16.11.2001 tarihli yazısından da anılan son genel kurul toplantısı ile ilgili ilan dışında davalı kooperatifle ilgili olarak da herhangi bir ilan yapılmadığı anlaşılmaktadır. Davalı kooperatifin 13.02.1990 tarihli terkin kaydı 12.04.1995 tarihli kararla kaldırılarak davalı kooperatife yeniden tüzel kişilik kazandırıldığına ve kooperatifin sicilden yeniden silindiği de kanıtlanamadığına göre görülen işbu dava sırasında mahkemece davacı tarafa aynı hususta dava açılması hususunda mehil verilmesi gereksiz bir işlem olduğu gibi böyle bir dava açılmasında da hukuki yararın mevcut olmadığı açıktır. Her ne kadar davalı tarafın temyizi üzerine mahkeme kararı ikinci kez açılan ihya kararının kesinleştirilmesi gerektiğinden bahisle bozulmuş ve davacı tarafın ihya kararı ile ilgili bir temyizi mevcut değil ise de, bu hususun taraf ehliyetiyle ilgili bulunması ve bozmanın maddi hataya dayalı bulunması sebebiyle davacı tarafın bu hususa ilişkin karar düzeltme itirazının kabulüyle Dairemiz’in 2002/5244 esas, 2002/8437 karar ve 1.10.2002 tarihli bozma ilamının ortadan kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.

3-Uyuşmazlığın esası yönünden yapılan temyiz incelemesine gelince; davalı taraf esas davada zamanaşımı def’inde bulunduğu halde mahkemece bu hususta olumlu, olumsuz karar verilmemesi doğru olmamış, hükmün bu nedenle davalı kooperatif yararına bozulması gerekmiştir.

4- Öte yandan, Dairemiz’in önceki kararlarında, ülkedeki yüksek enflasyon ve bunun sonucu para değerindeki düşmeler ve alacaklının alacağını geç alması nedeniyle uğradığı zararını BK.nun 105nci maddesi hükmü kapsamında talep etmesinin mümkün olduğu alacaklının daha fazla zararı bulunduğunun somut kanıtlarla ispat edilemediği durumda en azından paranın zamanında tahsil edilmesi halinde bunun banka mevduat hesaplarında değerlendirilebileceği varsayımından hareketle üç ay vadeli mevduat hesabında bu paranın değerlendirilmesiyle, sağlanacak gelir miktarının munzam zarar adı altında istenebileceği kabul edilmekti idi.

Ne varki, Yargıtay Daireleri arasında bu konuda beliren içtihat aykırılığının giderilmesi isteminin Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nca reddolunmasından sonra Hukuk Genel Kurulu’nca 10.11.1999 gün ve 1998/13-353 esas, 1999/929 karar sayılı ilamı ile bu kavram tartışılmış ve yeni esaslara bağlanmış bulunmaktadır. Dairemizce de bu karardaki ilkeler benimsendiğinden munzam zararın hesaplanabilmesine esas prensip ve ölçütlerin daha fazlası kanıtlanmadıkça ya da mal sigorta sözleşmesinden doğan alacaklarda olduğu gibi tahsil edilecek paranın sarfedileceği amaç ve yer açıkça belli olmadıkça bu tür davalarda munzam zararın saptanabilmesi için işlenecek yol ve yöntem şöyle olmalıdır. Borçlunun temerrüde düştüğü tarihten, ödemenin gerçekleştiği güne kadar geçen süre içerisine, her yıl itibarı ile yıllık enflasyon artış oranını, bu oranı eşya fiyatlarına yansıma durumu, mevduat ve devlet tahvillerine verilen faiz oranları TL. karşısında döviz kurlarına ilişkin değişiklik listeleri davacıdan istenmek gerektiğinde bunları ilgili resmi kurum ve kuruluşlardan araştırmak, bu anlamda uzman bilirkişi görüşünden de yararlanılarak bu süre içindeki para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması nedeniyle alacaklının uğradığı zarar miktarının yukarıda değinilen birleşmeler toplamı ortalamaları bulunarak belirlenmek ve istenilen alacağın temel hukuki yapısı bakımından bir tazminat alacağı niteliğinde olduğundan ve bu zararın meydana gelmesinde ülkemiz içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal ortamında etkili bulunduğu ve bundan gerçek ve tüzel kişilerin etkilenmesinin kaçınılmaz olduğu ve nihayet her somut olayın özelliği dikkate alınarak, bulunacak miktarın BK.nun 42. ve 43. maddesi çerçevesinde değerlendirmeye de tabi tutularak belirlenmesi ve bundan sonra bulunan bu zarar miktarından davacının alacağının tahsil ederken alması gereken temerrüt faizi miktarı düşülerek oluşacak sonuca göre karar verilmelidir. Açıklanan ilkelere uygun düşmeyen yerel mahkeme kararının bu nedenle de bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bendde açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin sair karar düzeltme itirazlarının reddine, (2) nolu bendde yazılı nedenlerle Dairemiz’in 2002/5244 esas2002/8437 karar ve 1.10.2002 tarihli bozma kararının ortadan kaldırılmasına, yukarıda (3) ve (4) nolu bentte yazılı nedenlerle yerel mahkeme kararının BOZULMASINA, ödediği karar düzeltme peşin harcın isteği halinde karar düzeltme isteyene iadesine, 17.01.2003 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

YARGITAY

11. HUKUK DAİRESİ

Esas Numarası: 2005/10207

Karar Numarası: 2005/9724

Karar Tarihi: 14.10.2005

MUNZAM ZARAR BORCUNDA ZAMANAŞIMI

ÖZETİ: Munzam zarar borçlunun temerrüdü ile başlayan ve ödenmesi ile sona eren devrede alacaklının faizi aşan zararıdır. Dolayısıyla her gün için temerrütle birlikte faizi aşan bir zararı varsa alacaklı zarara uğramakta ve her gün sonunda muaccel hale gelen bu munzam zarar alacağı yönünden de esas alacaktan bağımsız bir zamanaşımı süresi işlemeye başlamaktadır. Alacaklının munzam zararın muacceliyeti ile işlemeye başlayan zamanaşımını kesme olanağının bulunduğunun ve o tarihten sonra devam eden munzam zarar varsa bu zarar için yeni bir zaman aşımının söz konusu olacağının kabulü gerekir. Bu nedenlere göre davacı vekilinin tüm karar düzeltme itirazlarının reddi gerekmiştir.

Taraflar arasında görülen davada Erzin Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen 06.04.2004 gün ve 2001/4-2004/84 sayılı kararı bozan Daire’nin 17.05.2005 gün ve 2004/7286-2005/5235 sayılı kararı aleyhinde davacı ve karşı davalı vekili tarafından karar düzeltilmesi isteğinde bulunulmuş ve karar düzeltme dilekçesinin süresi içinde verildiği de anlaşılmış olmakla, dosya için düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Davacı-karşı davalı vekili, müvekkilinin alacağı nedeniyle davalı aleyhine açılan dava sonucunda (15.792.040) TL. nın tahsiline karar verildiğini, davanın 15.05.1985 tarihinde açılıp, kararın 02.10.2000 tarihinde kesinleştiğini, söz konusu ilamın takibe konularak alacağın (07.11.2000) tarihinde (154.000.000) TL olarak tahsil edildiğini, dava tarihiyle paranın tahsil tarihi arasında 15 yıldan fazla bir süre geçmesi nedeniyle uğranılan munzam zararın davalıdan tahsilinin gerektiği gerekçesiyle, (52.178.413.104) TL’nin faiziyle birlikte davalıdan tahsilinin gerektiği gerekçesiyle, (52.178.413.014) TL’nin faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, karşı davaya cevabında ise, davalı elindeki senetlerin (3) yıllık süre içerisinde icraya konulmadığı gibi, (10) yıllık genel zaman aşımı süresinde de genel takibe geçilmediğinden alacağın zamanaşımına uğradığını, kaldı ki senetlerin teminat senedi olduğunu belirterek karşı davanın reddini istemiştir.

Davalı-karşı davacı vekili, alacağın zamanaşımına uğradığını ve müvekkilinin kusurunun bulunmadığını, alacağın ihtirazi kayıtsız tahsil edildiğini savunarak davanın reddini istemiş, karşı davada ise (10.000.000.000) TL nin olası karşı davalı (davacı) alacağından takas ve mahsubuna karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, davanın kabulüyle (52.178.413.104) TL munzam zararın dava tarihinden itibaren reeskont faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, zaman aşımı nedeniyle karşı davanın reddine ilişkin olarak verilen karar, davalı-karşı davacı vekilinin temyizi üzerine Dairemizce davalı-karşı davacı yarına bozulmuştur,

Davacı-karşı davalı vekili, karar düzeltme talebinde bulunmuştur.

Dava, BK’nun 105 nci maddesi uyarınca açılmış bulunan munzam zararın tahsiline ilişkin olup, Dairemiz bozma ilamında da belirtildiği üzere munzam zarar borçlunun temerrüdü ile başlayan ve ödenmesi ile sona eren devrede alacaklının faizi aşan zararıdır. Dolayısıyla her gün için temerrütle birlikte faizi aşan bir zararı varsa alacaklı zarara uğramakta ve her gün sonunda muaccel hale gelen bu munzam zarar alacağı yönünden de esas alacaktan bağımsız bir zamanaşımı süresi işlemeye başlamaktadır.

Munzam zarar alacağın asıl borcun ödenmesi ile ödenebilir ve istenebilir hale geleceği ve bu tarihten itibaren ise 10 yıl içerisinde dava açılabileceği, munzam zararın gerçekleştiği süreç bakımından 10 yıllık zaman aşımı süresinin aranmayacağına ilişkin bir düşünce hem munzam zararın muaccel hale geldiği zamana ve hem de BK’nun 105/2 maddesi hükmü karşısında kabul edilemez. Zira söz konusu düzenleme ile hakime esas davaya karar verirken takdiri mümkün olan hallerde munzam zarara da hükmedebilme yetki ve görevi verildiği gibi alacaklının, esas davanın devamı süresince doğan ve eldeki verilerle hesaplanma imkanı olduğunda kuşku duyulmaması gereken munzam zararını esas dava ile HUMK 187/5 ve 45/2 maddeleri hükümlerine göre birleştirilerek görülecek olan bir munzam zarar davası açarak talep etmesini mümkün kıldığının ve anılan yasa hükmünün sadece hakime munzam zararı hüküm altına alma görevi verdiği şeklinde değil de alacaklıya da böyle bir dava açma imkanı verdiği şeklinde yorumlanmasının hem usul hükümlerine ve hem de adaletin çabuklaştırılması ilkesine uygun düşeceğinin ve böylece alacaklının munzam zararın muacceliyeti ile işlemeye başlayan zamanaşımını kesme olanağının bulunduğunun ve o tarihten sonra devam eden munzam zarar varsa bu zarar için yeni bir zaman aşımının söz konusu olacağının kabulü gerekir. Bkz. Domaniç, Faizle Karşılanmayan Zararların Giderilmesini Sağlayan B.K 105 ve Diğer Hükümler, Ankara 1998 sh.79 v.d. Bu yasal düzenleme ve yukarıdaki açıklamalar ışığında munzam zararın esas borcun faiziyle birlikte ödeme tarihine kadar biriken ve ondan sonra istenebilen bir tazminat olduğu yolundaki görüşe de itibar olunamaz. Bu itibarla açıklanan tüm nedenlere ve yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre davacı vekilinin tüm karar düzeltme itirazlarının reddi gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin tüm karar düzeltme itirazlarının REDDİNE, alınması gereken 22.90 YTL karar düzeltme harcı peşin ödenmiş olduğundan yeniden alınmasına yer olmadığına, 3506 sayılı yasa ile değiştirilen HUMK.nun 442/3.madde hükmü uyarınca, takdiren 125.00 YTL para cezasının karar düzeltilmesini isteyenden alınarak Hazine’ye gelir kaydedilmesine, 14.10.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 KAYNAK LEGALBANK